Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Şubat 2011 Çarşamba

Biz dostumuzun elinden tutanı yakmayız

Bir gün Musa (a.s.) bir kafirle din hakkında tartışmaya girmiş ve kimin haklı olduğunu anlamak için "Ateş yakıp ateşin üstünden geçelim. Kim yanmazsa o haklıdır" demişler. Musa (a.s.) ve adam elele tutuşup ateşin üstünden geçmişler fakat kafir adam yanmamış. Musa (a.s.) Cenab-ı Hakk'a sormuş:
- Ya Rab! Beni yakmayışını anlarım da kafiri niye yakmadın?
Cenab-ı Hakk'ın verdiği cevap ise çok manidar:
"Bilmez misin ya Musa; biz dostumuzun elinden tutanı yakmayız."

19 Mayıs 2009 Salı

Bir gün, bir çiftçinin eşeği kuyuya düşer. Adam ne yapacağını düşünürken, hayvan saatlerce anırır. En sonunda çiftçi, hayvanın yaşlı olduğunu ve kuyunun da zaten kapanması gerektiğini düşünür ve eşeği çıkartmaya değmeyecegine karar verir.

Bütün komşuları yardıma çağırır.

Her biri, birer kürek alarak kuyuya toprak atmaya başlarlar. Eşek ne olduğunu farkedince, önce daha beter bağırmaya başlar. Sonra, herkesin şaşkınlığına, sesini keser.

Birkaç kürek toprak daha attiktan sonra, çiftçi kuyuya bakar. Gözlerine inanamaz. Eşek, sırtına düşen her kürek toprakla müthiş birşey yapmakta, toprağı aşağıya silkeleyerek yukarı çıkmasına basamak hazırlamaktadır.

Bir süre sonra, komşular toprak atmaya devam edince, herkesin şaşkınlığı altında eşek, kuyunun kenarından dışarı adım atıp, koşarak uzaklaşır!

Hayat üzerimize hep toprak atacaktır; her türlü pislik ile.

Kuyudan çıkmanın sırrı, bu pisliği silkeleyip bir adım yükselmektir.

Sıkıntılarımızın her biri bir adımdır. En derin kuyulardan bile yılmayarak, usanmayarak çıkabiliriz.

Silkelenin ve biraz yukarıya çıkın.

Alıntı

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Bülbül ile Bağban

Bahçıvan bir sabah bağında güzel bir gül açtığını gördü. Baktı, seyretti, hoşlandı, gönlü ısındı ve onu, sanki âşık olmuşçasına korudu. Gözünden kıskanıyor, esen yelden sakınıyordu.

Bir sabah ne görsün!.. Bülbülün biri gülün dalına konmuş, yapraklarını bir bir koparıyor, zedeleyip yaralıyor. Önce bülbülü kovaladı. Ama gülü boynunu bükmüş, mahzunlaşmıştı. Ertesi sabah gül ile bülbül arasında aynı hadisenin yaşandığını, gülün daha kötü hırpalandığını gördü. Bu sefer bülbüle kastetmek istedi. Ama bülbül uçup gitmişti. Bahçıvan güle bakıp bakıp ağladı. Üçüncü gün bülbül yine gelecekti. Ona bir tuzak kurdu, bülbülü yakaladı. Ne çare bülbül tuzağa düşesiye kadar gülün bütün yapraklarını yok etmişti, sevgiliye kıymıştı. Üstelik de girdiği kafesten bahçıvana şöyle diyordu:

- A insafsız adam!.. Sana ne yaptım ki beni kafese kapattın? Eğer sesimi beğendiğin için beni hapsettiysen ben zaten senin bağının bülbülü değil miyim?!.. Eğer başka bir suç işlediysem bunu bilmek elbette benim hakkımdır, söyle, neden bu kafesi bana reva gördün?

Bahçıvan olup biteni anlattı, gülünü kopardığı için kendisini cezalandırdığını söyledi. Bu sefer bülbül sesini daha da yükseltti:

- Yani şimdi sen, yalnızca bir iki gün içinde solacak bir gülü telef ettim diye mi bunu bana reva gördün?.. Bunun için mi hürriyetimi kısıtladın?!.. Bu seninki adalet midir?!..

Bağcı merhamete geldi, bülbülü bıraktı. Özgürlüğüne kavuşan bülbül bahçıvana şöyle dedi:
- Ey iyi kalpli âşık, mademki sen bana hürriyetimi verdin, ben de sana hazine vereyim. Bahçenin falanca yerini kaz.

Bahçıvan orada bir küp altın buldu. Sevindi, yeni gül bahçeleri yapmaya ahd etti. Bu arada bülbülü affetti, her seher şakıyışlarını lezzetle dinlemeye başladı. Ve bir sabah merakını yenemeyip ona sordu:

- Bahçemdeki hazineyi toprak altındayken biliyorsun da gül dalının yanına kurduğum kapanı gözünün önündeyken nasıl bilmedin?

- Senin kapanın kaza ve kaderin gereğiydi, diye başladı söze bülbül. Kadere karşı hikmet gözü kapanır. Kişi ne kadar açıkgöz olursa olsun kazaya karşı kördür.



İskender Pala'nın bir makalesinden...

4 Mayıs 2009 Pazartesi

SAMÎMİYETİN BEDELİ

Kâşiflerden biri yolunu kaybetmişti. Gideceği yere varamıyordu. Dolaştıkça cesâretini kaybediyor, ne yapacağını bilemiyordu. Biraz dinlenmek için oturdu. Etrâfına baktığında büyük bir uçurumun dibinde küçük, yabânî bir çiçek dikkatini çekti. Ne kadar güzel bir çiçekti! Bir an için açlık ve yorgunluğunu unuttu. Çiçeği düşündükçe onu yaratan Allah’ı hatırladı. Sonra;

“Böyle bir yerde bu çiçeğin ihtiyacını gören bir Yaratıcı şübhesiz beni de görür, benim ihtiyacımı da giderir!” diye tefekküre başladı. Olduğu yerde diz çöküp bütün kalbiyle duâ etti.

Sonra da yeni bir kuvvetle yola koyuldu. Az zaman yine yolu bulamamış hâlde yürüdükten sonra, çalılığın kenarında bir keçi yolu farkedip o yolu ta‘kîb ederek gideceği yere vardı.

Ümit; hayatın kaynağıdır. Bizi Yaradan, koruyup gözetmektedir de aynı zamanda. Yeter ki O'na sığınmasını bilelim, O'ndan yana ümidimizi kaybetmeyelim.

23 Mart 2009 Pazartesi

MECNUN VE DERVİŞ

Yanıklığıyla ve ceylanlarıyla kendini aşka çağıran çöldedir Mecnun. Dolaşır bir baştan başa. Yüreğinden aşka ırmaklar akar çöl kumlarında. Gönlünü avutur. Dolaştığı günlerden bir gün fark edemez namaz kılan bir dervişin önünden geçtiğini. Leyla'dan başkasını görmeye yasaklı gözleriyle göremez namaz kılan dervişi. Namaz biter. Derviş kızar Mecnun'a. Özür kuşanmış kelimelerin ardından, paslı vicdanlara bir hançer gibi saplanan sözler dökülür Leyla kitabı okuyan dudaklardan

'Kusura bakma derviş baba, ben Leyla'nın aşkından seni göremedim. Ya sen, huzurunda bulunduğun Mevla'nın aşkından beni nasıl gördün?'

Yaptığımız ibadetlerin içini doldurabilmek duasıyla...

10 Mart 2009 Salı

BALONCU

Bir uçan balon satıcısının elinde rengarenk balonlar vardı. Etrafına dolaşan ve farklı farklı milletlerden olan çocuklar birer birer balon alıp gökyüzüne bırakıyorlardı. Balonlar gözden kayboluncaya kadar uçuyordu. Bu arada fakir bir zenci çocuğun gözleri balonlara takıldı. Anlaşılan o ki, cebinde parası yoktu. Baloncu, siyah renkli balonu bir balonu koparıp tebessümle ipini çocuğa verdi ve



"Hadi bırak bakalım sen de gökyüzüne" dedi.


Çocuk balonu gözlerinin içi gülerek bıraktı ve balon göğe yükselmeye başladı. Baloncu şunu söyledi:


"Bak evladım, bu balonlar da insanlar gibi, dışındaki renkleriyle değil, içindeki enerjiyle ve kabiliyetleriyle göğe yükselir."

9 Mart 2009 Pazartesi

SU YERİNDE OL

Bir gün iki kardeş kavga eder. Hiç kimse onların arasını bulamaz. Nihayet bunu Mevlâna duyarak onlara der ki:
"Allah insanları iki çeşit yaratmıştır. Biri toprak gibi ağırdır. Hareketi mümkün değildir. Diğeri su gibi latiftir. Daima bir meyilden aşağı akar. Toprağa karışır. Orası bir gül bahçesi haline gelir. Gül fidanları, meyveli ağaçlar, ve çiçekler hasıl olur. Ama su toprağa akmazsa bunlar olmaz. Şimdi kardeşin toprak gibi yaptı, yerinden kımıldamadı. Ve barışmaya razı olmadı. Su yerinde sen ol! Onun önüne ak. Sulh ile tevazu göster. En büyük ecri sen kazanırsın."
Sonra her iki kardeş de Hz. Mevlâna'nın önünde hürmetle eğilir ve barışırlar.

5 Mart 2009 Perşembe

VAKİT TAMAM! HİÇBİR YERE KAÇAMAZSIN!

Saf bir adam, bir kuşluk vakti telaşla Hazreti Süleyman'ın sarayına sığınır. Nöbetçilere, hayatî bir mesele için Hz. Süleyman'la görüşmesi gerektiğini söyler. Hemen huzura alınır. Hz. Süleyman, benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar:
- Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana...
Adam telaş içinde:
- Bu sabah karşıma Azrail (a.s.) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen yanımdan uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı!, der. Bunun üzerine Hz. Süleyman adama:
- Peki sen şimdi benden ne yapmamı istiyorsun?, deyince adam yalvarmaya başlar:
-Ey canları koruyan büyük varlık, mazlumların sığınağı! Sen Allah'ın izniyle bir çok şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emretsen de beni buradan tâ Hindistan'a iletse. O zaman Azrail (a.s.) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum.

Hz. Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve "Bu adamı hemen al, Hindistan'a bırak" diye emreder. Rüzgar bu... Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan'a götürür. Öğle vaktine doğru Süleyman (a.s.) dîvanı toplayarak gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, dîvanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır.
- Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adam neden öyle hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun?, der. Azrail (a.s.) cevap verir.
- Ey dünyanın ulu sultanı! Ben o adama öfkeyle, hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah (c.c.) bana emretmişti ki:
"Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan'da al." Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan'da olamaz. Bu, nasıl iştir, diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi.

Ölümden kaçış yok. Madem kaçamıyoruz en azından o anı güzelleştirmek için çalışalım.
Allah-ü Teala hayırlı ölüm nasip etsin.

Allah Dostlarından

Fudayl bin Iyâd bir defasında üzüntülü bir adam gördü ve:
-Senin için Allah'ın dediğinden başka bir şeyin olmasından mı korkuyorsun, diye sordu.
Adam; Hayır, diye karşılık verince Fudayl:
"Öyleyse niye üzlüyorsun? Dünya insanı kendisine kul yapmadıkça veya insan dünyaya kul olmadıkça yol kolaydır." dedi.

3 Mart 2009 Salı

Suyun Hikayesi


Gelin suyun hikâyesine kulak verelim. Suyun sesinden kendi hakikatimizi seyredelim.
Bir su damlasıydık, insan olduk. Varlığımıza toprak gibi katılan suyu dinleyelim!
Berrak bir ayna olup âlemi içine alacak bir görüş olmak istiyorsak, suyu dinleyelim!
Kurumuş, kokuşmuş ruhlara can sunmak istiyorsak, suyu dinleyelim!
Gelin Mevlânâ’nın sesinden, suyun sadâsını dinleyelim! Onun mâcerasıyla yüce gönüllülerin sırrına erelim:

“Su yeryüzünü gezer dolaşır. Kirleri temizler, muhtaçları ve yetimleri besler, susuzluktan kuruyup kalmış olan susuzlara hayat bahşeder.
Lâkin arılığı-duruluğu kalmayıp, kirlenip bulanınca su da yeryüzünde kirlendiği için şaşırıp kalır. İçten içe feryada başlar:

«-Ya Rabbi!» der. «Sen, bana ne verdinse, onların hepsini dağıttım. Hepsini verdim. Şimdi ben yoksul kaldım. Sermâyemi, elimde bulunan her şeyi temize de döktüm, pise de! Ey sermâye veren padişah!.. Bana daha da fazlasını ihsân et!»
Bu feryatlar üzerine Cenâb-ı Hak, güneşe der ki:
«-Çabuk, onu harâretinle göklere yükselt!» Buluta da:
«-Onu hırpalamadan hoş bir yere götür!..» diye ferman buyurur. Suyu çeşit çeşit yollara sürer. Onu göklerde temizledikten sonra, bazen yağmur, bazen kar, bazen de dolu hâlinde yeryüzüne yağdırır. Sonunda onu, kıyısı olmayan sınırsız denize ulaştırır. Artık damla, yok olmaktan kurtulmuş, katre iken umman olmuştur.
Suların semâda temizlendiği gibi sen de Cenâb-ı Hakk’a yaklaşarak kendini bütün kirlerden arıt. Böylece sen de yağmur gibi ol, bereket ve rahmet saç!”

Hak dostları da, semâda temizlenip berraklaşan su misâli, kalp ve nefis temizliğiyle arı duru hâle gelmişlerdir. Bu derinlikte Allâh’a yakınlaşarak O’nun cemâl tecellîlerinin altında, parlak bir yıldız misâli, kararan dünyamıza ışık saçmışlardır. Onların mânâya uzanan tefekkür nazarlarında, kâinatın sırları dile gelmiştir.

İşte, suyun mâcerasının dile gelişi gibi…

Mevlânâ Hazretleri, su ile insan arasında benzerlik kuruyor. Kirlense de, suyun aslının temiz oluşuna dikkat çekiyor. Tüm Hak dostları, asırlardır, Mevlânâ Hazretleri gibi insanlığı kendi hakikatine çağırıyorlar. Ki böylece insan, kendindeki güzellikleri görüp, o güzelliğe doğru seyr ü sefere çıkacak, o seyr ü sefer de insanlığın kurtuluşuna giden bir yol olacak!... Hak dostları, “Ey insan, sen büyük bir kıymetin sahibisin, o cevheri çamura atmak olmaz!..” deyip, bataklığa düşenlere ellerini uzatırlar. Merhamet olurlar, aşkla kanatlanan bir merhamet… Bedenleri ölse de zaman ötesine kanat çırpan bu merhametle kâfir-mücrim ayırt etmeksizin ümit pınarı olup yüzyıllarca çağıldarlar. İnsanlığı kirlerinden arındırırlar.

(Alıntı)

28 Şubat 2009 Cumartesi

NUH NEBİ'DEN BİR KISSA

Nuh Peygamber zamanında insan ömrü 950 yıl civarında imiş. Bir gün Nuh Nebi ashabıyla sohbet ederken onlara "Ahir zamanda evlatlarımızın ömürleri pek kısa olacak!" demiş. O sırada ashabından biri atılmış:
- Ne kadar kısa olacak ey Allah'ın elçisi!
- Kısa olacak işte, pek kısa.
- Ne kadar ya Rasulallah?
- Hemen şöyle 80-90 yıl kadar.
- O kadar mı kısa olacak ey nebi!?..
- İşte o kadar kısa olacak.
Bu sırada köşede konuşulanları dinleyen birisi sormuş:
- Ya Nuh!. Onlar yeryüzünde ev falan da yapacaklar mı?!..


Bu kıssadan çok etkilenmiştim ilk okuduğumda. Hala da öyle. Ne kadar bağlıyız dünyaya!Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz. Halbuki o kadar ölüm var ki etrafımızda. O kadar ibret alınacak olay var ki. Ama hepimiz "Bu bizim başımıza gelmez." mantığıyla düşünüyoruz. Başa geldiğinde de dehşete kapılıyoruz.
Ölüm düşüncesi her daim insanın aklında olmalı ki kendini ölüme hazırlasın, bu fani dünyaya bağlanıp kalmasın. Hırslarının, tutkularının kısacası nefsinin esiri olmasın.
İnşallah bu dünyadaki kulluk vazifemizi yapmış olarak kavuşuruz Rabbimize. İnşallah gülerek gideriz ölüme.

25 Şubat 2009 Çarşamba

KÖYLÜ VE PADİŞAH

Yıldırım Bâyezîd köyleri dolaşıyordu. Köyün birinde çok yaşlı bir adama rastladı. Bu köylü, bahçesine incecik incecik meyve fidanları dikiyordu. Yıldırım Bâyezîd yaşlı köylüye takılmak istedi:

“Baba!” dedi, “Bu fidanlar ne zaman büyüyüp de meyve verecek? Bu meyvelerden yemek sana nasîb olacak mı dersin?”
Köylü: “Hiç sanmıyorum” dedi. “Öyleyse niye kendini yorup duruyorsun?”
Köylü: “Biz atalarımızın diktiği ağaçların yemişini yemiyor muyuz? Torunlarımız da bizim diktiklerimizden yesinler.”
“Âferîn!” dedi padişah ve köylüye bir kese altın verdi.

Köylünün: “Bak sultanım! Gördün mü? Bizim fidanlarımız şimdiden yemiş verdi!” cevabı Yıldırım Bâyezîd’in çok hoşuna gitti. Köylünün sırtını sıvazlayarak bir kese altın daha verdi.
Köylü: “Fidanlar bir senede iki kere de veriyormuş sultanım!” demekten kendini alamadı.

İŞİ EHLİNE VERMEK LÂZIM!

Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri zamanında İstanbul’da vebâ salgını oldu. Her gün pek çok insan vebâdan ölüyordu. Her evi üzüntüye boğan bu âfet karşısında halk toplanıp Hüdâyî Hazretlerine başvurdular. Salgından kurtulmak için duâ talep ettiler. Fakat Hüdâyî Hazretleri “Bu gibi hususlara karışmak bize câiz değildir!” buyurduysa da halk duâ için ısrar etti. Onların bu ısrarına dayanamayan o mübârek zat dedi ki: “Karacaahmet Mezarlığı’na gidin, bir servi ağacının gölgesinde sâdece altında hasırı bulunan yaşlı bir kimse oturur. İsmine ‘Hasırpûş Dede’ derler. Onu bulup derdinizi anlatın. Şâyet reddederse, bizim gönderdiğimizi söyleyin!”

Halk sevinç içinde Karacaahmet Mezarlığı’na gitti. Hasırpûş Dede’yi bulup durumu anlattılar. Dede önce kabûl etmedi. Azîz Mahmud Hüdâyî’nin gönderdiğini öğrenince derhâl ayağa kalkarak ellerini açtı ve duâ etti. O günden sonra İstanbul’da vebâ salgınından ölen olmadı.

Allah dostları kendi başlarına, arzularıyla hareket etmezler; murâd-ı İlâhîye tâbi‘dirler. Kendilerine tanınan ma‘nevî selâhiyeti müsâade olunan ölçülerde kullanırlar. Bu sebeble Azîz Mahmud Hüdâyî kendisinin yetkili ve me’zûn olmadığı umûmî bir musîbetin def‘i için duâya yanaşmamış, halkı bu hususlarda izinli olan bir başka büyük velîye, bir kutuba gönderip duâ etmesini ricâ etmiştir.

HİNTLİLERİN FİL TARİFİ

Hintliler karanlık bir ahıra bir fil getirip halka göstermek istediler. Hayvanı görmek için o kapkaranlık yere bir hayli adam toplandı. Fakat ahır o kadar karanlıktı ki gözle görmenin imkânı yoktu. O göz gözü görmeyecek kadar karanlık yerde file ellerini sürmeye başladılar.
Birisi elini hortumuna geçirdi, "Fil bir oluğa benzer" dedi.
Başka birinin eline kulağı geçti, "Fil yelpazeye benziyor" dedi.
Bir başkası da sırtını ellemişti, "Fil bir taht gibidir" dedi.
Herkes neresini elledi, nasıl sandıysa, fili ona göre anlatmaya başladı. Onların sözleri, algılamaları yüzünden birbirine aykırı oldu.
Birisi dal dedi, diğeri elif.
Herkesin elinde bir mum olsaydı sözlerindeki aykırılık kalmazdı.

(Mesnevi'den)

HAZRETİ SÜLEYMAN VE KARINCA

Hazreti Süleyman Aleyhisselâm, bir karıncaya bir sene boyunca ne yiyeceğini sormuştu. Karınca,
- Bir buğday yerim, diye cevap verdi.
O da denemek için bir karıncayı bir kutuya koydu ve kutunun içine de bir tane buğday attı. Bir sene sonra kutuyu açıp baktığında karıncanın, buğdayın sadece yarısını yediğini gördü. Hazreti Süleyman karıncaya,
- Sen, senede bir buğday yemez miydin, diye sorunca karınca şöyle cevap verdi:
-Ya Süleyman! O, rızkımı, her rızkı bol ve cömertçe veren Yüce Allah verirken öyle idi. Ama rızık senin vasıtanla gelince senin ileride ne yapacağını bilemedim. Ya beni unutursan ki sen unutabilirsin. Ama Rabb'im, yarattıklarından hiç kimseyi asla unutmaz. İşte onun için tedbirli davrandım.

(Alıntı "Gencin Yol Rehberi")

TAKVÂ NE DEMEK?

Ebû Hureyre (ra), takvânın ne olduğunu soranlara:

- Siz hiç dikenli yoldan geçtiniz mi? dedi. Onlar da:
- Evet geçtik, dediler. Bunun üzerine:
- O halde oradan geçerken ne yaptınız?, diye sordu. Onlar:
- Dikenlerden sakındık, dediler.
- İşte takvâ da günah ve hatalardan sakınmaktır, cevabını verdi.

19 Şubat 2009 Perşembe

Bir Vav Hikayesi

Hafız Osman fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş’a geçecektir. Bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman o gün aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur. Kayıkçıya, “Efendi, yanımda param yok, ben sana bir “vav” yazayım, bunu sahaflara götür karşılığını alırsın” der. Kayıkçı yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır.

Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya. Satıcı yazıyı alır almaz “Hafız Osman vav’ı” diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata “vav”ı satar kayıkçı. Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu “vav” ile kazanmıştır.

Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır. Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Hafız Osman da yol ücretini uzatır kayıkçıya. Kayıkçı “Efendi para istemez, sen bir “vav” yazıver yeter” der. Hafız Osman gülümseyerek der ki; “Efendi o “vav” her zaman yazılmaz.”

2 Şubat 2009 Pazartesi

BİZ SENİ UYANIK BİLİRDİK

İstanbul’da kenar semtlerden birinde oturan yaşlı bir kadın, zamanın padişahı Kanunî Sultan Süleyman Han’ın huzûruna çıkmak istediğini saraydaki görevlilere bildirmiş. Bunun üzerine Sultanın karşısına çıkarılmıştı. Yaşlı kadın, evinin soyulduğunu ve bu olaydan padişahın sorumlu olduğunu söyleyerek, şikâyette bulunur. Bunun üzerine hiddetlenen Kanunî:
- Bana bak kadın, sen niçin bu kadar derin uyku uyudun da evinin soyulduğunu duymadın? deyince, yaşlı kadın:
- Padişahım! Kusura bakma, biz seni uyanık bilirdik, onun için evimizde rahat uyuyorduk, der. Bu cevap üzerine Kanunî utanarak:
- Haklısınız diyerek, kadının çalınan mallarının bedelini kendi malından öder.

5 Ocak 2009 Pazartesi

BAMBAŞKA BİR TABÎB

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri bir akıl hastahânesinin önünden geçerken bir tabîbin havanda ilaç dövdüğünü görmüş. “Çok günahkârım, benim hastalığım için de ilacınız var mı? ” diye tabîbe sormuş: Hastahânenin tabîbi daha cevap vermeden, konuşmaları dinleyen bir akıl hastası pencereden Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerine doğru şöyle seslenmiş:
“Ey kardeş, tövbe köküyle istiğfar yaprağını karıştır. Kalp havanında kuvvetli îmân tokmağıyla döv. İnsâf eleğinden geçir, göz yaşıyla yoğur. Aşk fırınında pişir ve sabah akşam bol bol ye. Göreceksin, inşâallâh hastalığından eser kalmayacak!”
Bâyezid-i Bistâmî Hazretleri’nin gözleri dolmuş ve şöyle demiş:
“Yâ Rabbî! Şu dünyâ hastahânesinde ne tabîbler var!..”

4 Ocak 2009 Pazar

NEME LÂZIM

Kanunî Sultan Süleyman Han, Osmanlı Devletinin en yüksek seviyelere çıkdığı bir devrin pâdişahıdır. Ama, “Günün birinde Osmanlı da inişe geçer mi, çökmeye yüz tutar mı?” diye de zaman zaman düşünür. Bu endişesini aynı zamanda süt kardeşi olan meşhur âlim Yahyâ Efendi’ye açmaya karar verir. Yahyâ Efendi’ye bir mektup gönderir:
“Sen ilâhî sırlara vâkıf birisin. Osmanlı’nın âkıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?” diye özetler endişesini.
Pâdişahtan gelen mektubu okuyan Yahyâ Efendi’nin cevâbı ise: “Neme lâzım be Sultanım!” şeklinde gāyet kısa olur.
Topkapı Sarayı'nda bu cevâbı hayretle okuyan Sultan, bu söze bir ma‘nâ veremez, endişesi daha da artar. “Acabâ bilmediğimiz bir mânâ mı vardır bu cevapta?” diye düşünür. Kalkar, Yahyâ Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gider.
Sitemle: “Ağabey, ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, suâli ciddiye al!” diyerek, suâlini tekrar sorar.
Yahyâ Efendi duraklar: “Sultanım, sizin suâlinizi ciddiye almamak kābil mi? Ben suâlinizin üzerine iyice düşündüm ve kanâatimi de açıkça arz etmiştim.”
“İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sâdece: ‘Neme lâzım be sultânım!’ demişsiniz.”
Yahyâ Efendi bunun üzerine ibret dolu şu sözleri söyler:
“Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlıklar ayyûka çıksa, işitenler de ‘Neme lâzım’ deyip uzaklaşsalar; sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler de ‘Neme lâzım’ deyip bunu söylemeyip sussalar, gizleseler; fakirlerin, muhtaçların, kimsesizlerin feryâdı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazînesi boşalır, halkın i‘timad ve hürmeti sarsılır. Âsâyiş ve emniyete vesîle olan, itâat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir.”