9 Şubat 2011 Çarşamba
Biz dostumuzun elinden tutanı yakmayız
- Ya Rab! Beni yakmayışını anlarım da kafiri niye yakmadın?
Cenab-ı Hakk'ın verdiği cevap ise çok manidar:
"Bilmez misin ya Musa; biz dostumuzun elinden tutanı yakmayız."
19 Mayıs 2009 Salı
Bir gün, bir çiftçinin eşeği kuyuya düşer. Adam ne yapacağını düşünürken, hayvan saatlerce anırır. En sonunda çiftçi, hayvanın yaşlı olduğunu ve kuyunun da zaten kapanması gerektiğini düşünür ve eşeği çıkartmaya değmeyecegine karar verir.
Bütün komşuları yardıma çağırır.
Her biri, birer kürek alarak kuyuya toprak atmaya başlarlar. Eşek ne olduğunu farkedince, önce daha beter bağırmaya başlar. Sonra, herkesin şaşkınlığına, sesini keser.
Birkaç kürek toprak daha attiktan sonra, çiftçi kuyuya bakar. Gözlerine inanamaz. Eşek, sırtına düşen her kürek toprakla müthiş birşey yapmakta, toprağı aşağıya silkeleyerek yukarı çıkmasına basamak hazırlamaktadır.
Bir süre sonra, komşular toprak atmaya devam edince, herkesin şaşkınlığı altında eşek, kuyunun kenarından dışarı adım atıp, koşarak uzaklaşır!
Hayat üzerimize hep toprak atacaktır; her türlü pislik ile.
Kuyudan çıkmanın sırrı, bu pisliği silkeleyip bir adım yükselmektir.
Sıkıntılarımızın her biri bir adımdır. En derin kuyulardan bile yılmayarak, usanmayarak çıkabiliriz.
Silkelenin ve biraz yukarıya çıkın.
Alıntı
9 Mayıs 2009 Cumartesi
Bülbül ile Bağban
Bir sabah ne görsün!.. Bülbülün biri gülün dalına konmuş, yapraklarını bir bir koparıyor, zedeleyip yaralıyor. Önce bülbülü kovaladı. Ama gülü boynunu bükmüş, mahzunlaşmıştı. Ertesi sabah gül ile bülbül arasında aynı hadisenin yaşandığını, gülün daha kötü hırpalandığını gördü. Bu sefer bülbüle kastetmek istedi. Ama bülbül uçup gitmişti. Bahçıvan güle bakıp bakıp ağladı. Üçüncü gün bülbül yine gelecekti. Ona bir tuzak kurdu, bülbülü yakaladı. Ne çare bülbül tuzağa düşesiye kadar gülün bütün yapraklarını yok etmişti, sevgiliye kıymıştı. Üstelik de girdiği kafesten bahçıvana şöyle diyordu:
- A insafsız adam!.. Sana ne yaptım ki beni kafese kapattın? Eğer sesimi beğendiğin için beni hapsettiysen ben zaten senin bağının bülbülü değil miyim?!.. Eğer başka bir suç işlediysem bunu bilmek elbette benim hakkımdır, söyle, neden bu kafesi bana reva gördün?
Bahçıvan olup biteni anlattı, gülünü kopardığı için kendisini cezalandırdığını söyledi. Bu sefer bülbül sesini daha da yükseltti:
- Yani şimdi sen, yalnızca bir iki gün içinde solacak bir gülü telef ettim diye mi bunu bana reva gördün?.. Bunun için mi hürriyetimi kısıtladın?!.. Bu seninki adalet midir?!..
Bağcı merhamete geldi, bülbülü bıraktı. Özgürlüğüne kavuşan bülbül bahçıvana şöyle dedi:
- Ey iyi kalpli âşık, mademki sen bana hürriyetimi verdin, ben de sana hazine vereyim. Bahçenin falanca yerini kaz.
Bahçıvan orada bir küp altın buldu. Sevindi, yeni gül bahçeleri yapmaya ahd etti. Bu arada bülbülü affetti, her seher şakıyışlarını lezzetle dinlemeye başladı. Ve bir sabah merakını yenemeyip ona sordu:
- Bahçemdeki hazineyi toprak altındayken biliyorsun da gül dalının yanına kurduğum kapanı gözünün önündeyken nasıl bilmedin?
- Senin kapanın kaza ve kaderin gereğiydi, diye başladı söze bülbül. Kadere karşı hikmet gözü kapanır. Kişi ne kadar açıkgöz olursa olsun kazaya karşı kördür.
İskender Pala'nın bir makalesinden...
4 Mayıs 2009 Pazartesi
SAMÎMİYETİN BEDELİ
“Böyle bir yerde bu çiçeğin ihtiyacını gören bir Yaratıcı şübhesiz beni de görür, benim ihtiyacımı da giderir!” diye tefekküre başladı. Olduğu yerde diz çöküp bütün kalbiyle duâ etti.
Sonra da yeni bir kuvvetle yola koyuldu. Az zaman yine yolu bulamamış hâlde yürüdükten sonra, çalılığın kenarında bir keçi yolu farkedip o yolu ta‘kîb ederek gideceği yere vardı.
Ümit; hayatın kaynağıdır. Bizi Yaradan, koruyup gözetmektedir de aynı zamanda. Yeter ki O'na sığınmasını bilelim, O'ndan yana ümidimizi kaybetmeyelim.
23 Mart 2009 Pazartesi
MECNUN VE DERVİŞ
'Kusura bakma derviş baba, ben Leyla'nın aşkından seni göremedim. Ya sen, huzurunda bulunduğun Mevla'nın aşkından beni nasıl gördün?'
Yaptığımız ibadetlerin içini doldurabilmek duasıyla...
10 Mart 2009 Salı
BALONCU
9 Mart 2009 Pazartesi
SU YERİNDE OL
"Allah insanları iki çeşit yaratmıştır. Biri toprak gibi ağırdır. Hareketi mümkün değildir. Diğeri su gibi latiftir. Daima bir meyilden aşağı akar. Toprağa karışır. Orası bir gül bahçesi haline gelir. Gül fidanları, meyveli ağaçlar, ve çiçekler hasıl olur. Ama su toprağa akmazsa bunlar olmaz. Şimdi kardeşin toprak gibi yaptı, yerinden kımıldamadı. Ve barışmaya razı olmadı. Su yerinde sen ol! Onun önüne ak. Sulh ile tevazu göster. En büyük ecri sen kazanırsın."
Sonra her iki kardeş de Hz. Mevlâna'nın önünde hürmetle eğilir ve barışırlar.
5 Mart 2009 Perşembe
VAKİT TAMAM! HİÇBİR YERE KAÇAMAZSIN!
- Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana...
Adam telaş içinde:
- Bu sabah karşıma Azrail (a.s.) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen yanımdan uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı!, der. Bunun üzerine Hz. Süleyman adama:
- Peki sen şimdi benden ne yapmamı istiyorsun?, deyince adam yalvarmaya başlar:
-Ey canları koruyan büyük varlık, mazlumların sığınağı! Sen Allah'ın izniyle bir çok şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emretsen de beni buradan tâ Hindistan'a iletse. O zaman Azrail (a.s.) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum.
Hz. Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve "Bu adamı hemen al, Hindistan'a bırak" diye emreder. Rüzgar bu... Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan'a götürür. Öğle vaktine doğru Süleyman (a.s.) dîvanı toplayarak gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, dîvanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır.
- Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adam neden öyle hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun?, der. Azrail (a.s.) cevap verir.
- Ey dünyanın ulu sultanı! Ben o adama öfkeyle, hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah (c.c.) bana emretmişti ki:
"Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan'da al." Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan'da olamaz. Bu, nasıl iştir, diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi.
Ölümden kaçış yok. Madem kaçamıyoruz en azından o anı güzelleştirmek için çalışalım.
Allah-ü Teala hayırlı ölüm nasip etsin.
Allah Dostlarından
-Senin için Allah'ın dediğinden başka bir şeyin olmasından mı korkuyorsun, diye sordu.
Adam; Hayır, diye karşılık verince Fudayl:
"Öyleyse niye üzlüyorsun? Dünya insanı kendisine kul yapmadıkça veya insan dünyaya kul olmadıkça yol kolaydır." dedi.
3 Mart 2009 Salı
Suyun Hikayesi

Gelin suyun hikâyesine kulak verelim. Suyun sesinden kendi hakikatimizi seyredelim.
Bir su damlasıydık, insan olduk. Varlığımıza toprak gibi katılan suyu dinleyelim!
Berrak bir ayna olup âlemi içine alacak bir görüş olmak istiyorsak, suyu dinleyelim!
Kurumuş, kokuşmuş ruhlara can sunmak istiyorsak, suyu dinleyelim!
Gelin Mevlânâ’nın sesinden, suyun sadâsını dinleyelim! Onun mâcerasıyla yüce gönüllülerin sırrına erelim:
“Su yeryüzünü gezer dolaşır. Kirleri temizler, muhtaçları ve yetimleri besler, susuzluktan kuruyup kalmış olan susuzlara hayat bahşeder.
İşte, suyun mâcerasının dile gelişi gibi…
(Alıntı)
28 Şubat 2009 Cumartesi
NUH NEBİ'DEN BİR KISSA
- Ne kadar kısa olacak ey Allah'ın elçisi!
- Kısa olacak işte, pek kısa.
- Ne kadar ya Rasulallah?
- Hemen şöyle 80-90 yıl kadar.
- O kadar mı kısa olacak ey nebi!?..
- İşte o kadar kısa olacak.
Bu sırada köşede konuşulanları dinleyen birisi sormuş:
- Ya Nuh!. Onlar yeryüzünde ev falan da yapacaklar mı?!..
Bu kıssadan çok etkilenmiştim ilk okuduğumda. Hala da öyle. Ne kadar bağlıyız dünyaya!Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz. Halbuki o kadar ölüm var ki etrafımızda. O kadar ibret alınacak olay var ki. Ama hepimiz "Bu bizim başımıza gelmez." mantığıyla düşünüyoruz. Başa geldiğinde de dehşete kapılıyoruz.
Ölüm düşüncesi her daim insanın aklında olmalı ki kendini ölüme hazırlasın, bu fani dünyaya bağlanıp kalmasın. Hırslarının, tutkularının kısacası nefsinin esiri olmasın.
İnşallah bu dünyadaki kulluk vazifemizi yapmış olarak kavuşuruz Rabbimize. İnşallah gülerek gideriz ölüme.
25 Şubat 2009 Çarşamba
KÖYLÜ VE PADİŞAH
“Baba!” dedi, “Bu fidanlar ne zaman büyüyüp de meyve verecek? Bu meyvelerden yemek sana nasîb olacak mı dersin?”
Köylü: “Hiç sanmıyorum” dedi. “Öyleyse niye kendini yorup duruyorsun?”
Köylü: “Biz atalarımızın diktiği ağaçların yemişini yemiyor muyuz? Torunlarımız da bizim diktiklerimizden yesinler.”
“Âferîn!” dedi padişah ve köylüye bir kese altın verdi.
Köylünün: “Bak sultanım! Gördün mü? Bizim fidanlarımız şimdiden yemiş verdi!” cevabı Yıldırım Bâyezîd’in çok hoşuna gitti. Köylünün sırtını sıvazlayarak bir kese altın daha verdi.
Köylü: “Fidanlar bir senede iki kere de veriyormuş sultanım!” demekten kendini alamadı.
İŞİ EHLİNE VERMEK LÂZIM!
Halk sevinç içinde Karacaahmet Mezarlığı’na gitti. Hasırpûş Dede’yi bulup durumu anlattılar. Dede önce kabûl etmedi. Azîz Mahmud Hüdâyî’nin gönderdiğini öğrenince derhâl ayağa kalkarak ellerini açtı ve duâ etti. O günden sonra İstanbul’da vebâ salgınından ölen olmadı.
Allah dostları kendi başlarına, arzularıyla hareket etmezler; murâd-ı İlâhîye tâbi‘dirler. Kendilerine tanınan ma‘nevî selâhiyeti müsâade olunan ölçülerde kullanırlar. Bu sebeble Azîz Mahmud Hüdâyî kendisinin yetkili ve me’zûn olmadığı umûmî bir musîbetin def‘i için duâya yanaşmamış, halkı bu hususlarda izinli olan bir başka büyük velîye, bir kutuba gönderip duâ etmesini ricâ etmiştir.
HİNTLİLERİN FİL TARİFİ
Birisi elini hortumuna geçirdi, "Fil bir oluğa benzer" dedi.
Başka birinin eline kulağı geçti, "Fil yelpazeye benziyor" dedi.
Bir başkası da sırtını ellemişti, "Fil bir taht gibidir" dedi.
Herkes neresini elledi, nasıl sandıysa, fili ona göre anlatmaya başladı. Onların sözleri, algılamaları yüzünden birbirine aykırı oldu.
Birisi dal dedi, diğeri elif.
Herkesin elinde bir mum olsaydı sözlerindeki aykırılık kalmazdı.
(Mesnevi'den)
HAZRETİ SÜLEYMAN VE KARINCA
- Bir buğday yerim, diye cevap verdi.
O da denemek için bir karıncayı bir kutuya koydu ve kutunun içine de bir tane buğday attı. Bir sene sonra kutuyu açıp baktığında karıncanın, buğdayın sadece yarısını yediğini gördü. Hazreti Süleyman karıncaya,
- Sen, senede bir buğday yemez miydin, diye sorunca karınca şöyle cevap verdi:
-Ya Süleyman! O, rızkımı, her rızkı bol ve cömertçe veren Yüce Allah verirken öyle idi. Ama rızık senin vasıtanla gelince senin ileride ne yapacağını bilemedim. Ya beni unutursan ki sen unutabilirsin. Ama Rabb'im, yarattıklarından hiç kimseyi asla unutmaz. İşte onun için tedbirli davrandım.
(Alıntı "Gencin Yol Rehberi")
TAKVÂ NE DEMEK?
- Siz hiç dikenli yoldan geçtiniz mi? dedi. Onlar da:
- Evet geçtik, dediler. Bunun üzerine:
- O halde oradan geçerken ne yaptınız?, diye sordu. Onlar:
- Dikenlerden sakındık, dediler.
- İşte takvâ da günah ve hatalardan sakınmaktır, cevabını verdi.
19 Şubat 2009 Perşembe
Bir Vav Hikayesi
Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya. Satıcı yazıyı alır almaz “Hafız Osman vav’ı” diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata “vav”ı satar kayıkçı. Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu “vav” ile kazanmıştır.
Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır. Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Hafız Osman da yol ücretini uzatır kayıkçıya. Kayıkçı “Efendi para istemez, sen bir “vav” yazıver yeter” der. Hafız Osman gülümseyerek der ki; “Efendi o “vav” her zaman yazılmaz.”
2 Şubat 2009 Pazartesi
BİZ SENİ UYANIK BİLİRDİK
- Bana bak kadın, sen niçin bu kadar derin uyku uyudun da evinin soyulduğunu duymadın? deyince, yaşlı kadın:
- Padişahım! Kusura bakma, biz seni uyanık bilirdik, onun için evimizde rahat uyuyorduk, der. Bu cevap üzerine Kanunî utanarak:
- Haklısınız diyerek, kadının çalınan mallarının bedelini kendi malından öder.
5 Ocak 2009 Pazartesi
BAMBAŞKA BİR TABÎB
“Ey kardeş, tövbe köküyle istiğfar yaprağını karıştır. Kalp havanında kuvvetli îmân tokmağıyla döv. İnsâf eleğinden geçir, göz yaşıyla yoğur. Aşk fırınında pişir ve sabah akşam bol bol ye. Göreceksin, inşâallâh hastalığından eser kalmayacak!”
Bâyezid-i Bistâmî Hazretleri’nin gözleri dolmuş ve şöyle demiş:
“Yâ Rabbî! Şu dünyâ hastahânesinde ne tabîbler var!..”
4 Ocak 2009 Pazar
NEME LÂZIM
“Sen ilâhî sırlara vâkıf birisin. Osmanlı’nın âkıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?” diye özetler endişesini.
Pâdişahtan gelen mektubu okuyan Yahyâ Efendi’nin cevâbı ise: “Neme lâzım be Sultanım!” şeklinde gāyet kısa olur.
Topkapı Sarayı'nda bu cevâbı hayretle okuyan Sultan, bu söze bir ma‘nâ veremez, endişesi daha da artar. “Acabâ bilmediğimiz bir mânâ mı vardır bu cevapta?” diye düşünür. Kalkar, Yahyâ Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gider.
Sitemle: “Ağabey, ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, suâli ciddiye al!” diyerek, suâlini tekrar sorar.
Yahyâ Efendi duraklar: “Sultanım, sizin suâlinizi ciddiye almamak kābil mi? Ben suâlinizin üzerine iyice düşündüm ve kanâatimi de açıkça arz etmiştim.”
“İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sâdece: ‘Neme lâzım be sultânım!’ demişsiniz.”
Yahyâ Efendi bunun üzerine ibret dolu şu sözleri söyler:
“Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlıklar ayyûka çıksa, işitenler de ‘Neme lâzım’ deyip uzaklaşsalar; sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler de ‘Neme lâzım’ deyip bunu söylemeyip sussalar, gizleseler; fakirlerin, muhtaçların, kimsesizlerin feryâdı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazînesi boşalır, halkın i‘timad ve hürmeti sarsılır. Âsâyiş ve emniyete vesîle olan, itâat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir.”

