yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2009 Cuma

HAMAM BÖCEĞi VE NAMAZ

(Can kardeşimden alıntıdır)
Tüm vücudum titriyor, başım dönüyor, midem bulanıyordu. Günün yorgunluğunun belirtileri çıkmaya başlamıştı en şiddetlisinden. Ders çalışmam lazımdı sınavlar için, ama mecalim yoktu. Akşam ezanı okundu o ara. Yapmam gerekenleri bir kenara bırakıp, namaza durdum. Allah kabul etsin inşaAllah bitirdim, duamı ettim. Bir de yatmaya karar verdim, ama kalkamama ihtimalim vardı bir daha o bitkinlikle. Ben de duanın sonuna “Allah´ım yatsıya kalkabilmeyi nasip et” diye ekledim.

Saat 21.30 suları olmuştu. 22.45 e saati kurdum içeri abimin odasına yatmaya gittim, annemlere de beni o saatte kaldırmalarını söyledim. Tabi o bitkinlikle ben o saatte kalkamamışım, annemler de kıyamıyorlar uyandırmaya kalkamayınca, öylece uyuyorum. Yine aynısı olmuş. Abim gelmiş yatmaya gece on ikiye gelirken, hatırlıyorum, kalkıp ben de kendi yatağıma geçtim, namazı kılmadığım geldi aklıma ama her yerim titriyor, başım çok felaket dönüyordu, yatağa uzandım ben de on, on beş dakika sonra kalkabilmeyi dileyerek…

Dalmış gitmişim…



Saat kaçtı bilmiyorum gece bir ara gözlerimi açtım; nasıl oldu, niye oldu bilmiyorum ama elime baktım. Aman Allah´ım bir de ne göreyim, hamam böceği elimin üzerinde! Yatağımda! Hadi elimi geçtim, yatağımın üzerinde hamam böceğinin ne işi var! Kaldı ki bizim evde hamam böceği de olmaz! Elimi silkeledim, bu gerçek mi, rüya mı, hayal mi anlam verememiştim. Sonra elimden düştü, yatağın kenarında olduğu halde yatağın altına girdi! O tiksinmeyle fırladım yataktan. Uyku sersemi lambayı açtım, yatağın altına, sağına, soluna baktım ama hamam böceğini bulamadım! Saate baktım tam 02.19 idi…

Yatağa tekrar girmeye cesaret edemedim, geçmişte her şeye(!) cesaret eden hanım efendi yatağa girmeye tiksinmişti! Bir vakitler Allah´tan korkmayan ben küçük bir böcekten korkuyordum! Kendime şaşırmıştım! Sonra yatsı namazı geldi aklıma; sahi ya ben yatsıyı kılmamıştım. Bir an duraksadım; uyku sersemi ve bitkinlik “namaz kılma, yat” diyordu bana sessizce. O ara aklıma o akşam okuduğum şu cümle geldi:

“Kasten bir vakit namazını geçiren ALLAH´ı sevdiğini iddia edemez! Bu sevgi yalandır”

Oysa ben Allah´ı sevdiğimi, çok sevdiğimi dile getiriyordum, hem Allah-u Teâlâ uyanıp kendime gelmeme küçücük bir böceği vesile etmişken kılmamak olmazdı.

Gittim abdest aldım, namaza durdum… Elhamdülillah!
Yine düşüncelere dalmıştım; küçücük, herkesin tiksindiği bir böcek uyanmama vesile olmuştu. Ne büyük bir lütuftu bu! Akşam namazında ettiğim dua gelmişti aklıma. Allah nasıl da her şeye kadirdi! Nasıl da Ol dediği şey oluveriyordu anında. Ben sadece O´ndan namazımı eda edebilmeyi dilemiştim, ama şimdi O bana neler, neler söylüyordu gecenin yarısında!

Gecenin gündüzü örtmesi gibi, Allah da bu gecede günahlarımı örter miydi acaba? Gecenin sessizliğinde hamam böceğiyle aynı odada olduğumu, elime konduğunu çoktan unutmuştum bile…
Hatta ne kadar şükretsem azdı.

Allah ne kadar büyüktü, ne kadar Yüce´ydi, Ulu´ydu! Biz de ne kadar acizdik, güçsüzdük, yardıma muhtaçtık. Öyle ya hamam böceğine muhtaç olmuştum, Allah nasıl da kibirden koruyordu insanı. “Büyüklenme ey Esra” diyordu, “bak Seni BEN yarattım, istersem seni Azize yaparım, istersem de küçücük bir böceğe muhtaç yaparım. Büyük olan BENİM, Yüce olan BENİM, Sense ACİZ basit bir kulsun. İstediğin kadar saatleri kur kalkabilmek için namaza; anana babana bacına söyle seni kaldırmaları için, istersen dünyaları topla, dik baş ucuna, Eğer BEN nasip etmezsem, dilemezsem kalkamazsın aslâ! Acizliğini bilip, dua edersen eğer, güçsüzlüğünde BENİM kudretimi hatırlarsan, BENDEN istersen, BENDEN dilersen; KÜÇÜCÜK BİR BÖCEĞİ SANA HİZMETKÂR YAPARIM, olmayacakları oldururum, seni namaza kaldırırım! Yeter ki sarıl sımsıkı BANA! Başka kapı yok, başka yol yok, başka huzur dolu aguş yok, Bir tek BEN varım, Bana yönel ki huzura er, mutluluğa kanat çırp!” ve daha neler, neler…



Dünya bizim için yaratılmıştı, biz de Allah için. Her şeyi ama her şeyi kullanmak, Allah için doğru yolda kullanmak irademizde olan bir şeydi belki de. En küçüğünden, en büyüğüne faydasız hiçbir şey yoktu dünyada! Allah her şeyi bizim için halketmişti! Kullanımımıza sunmuştu, ama biz kendi özümüze olduğu gibi, dünyadaki varlıkların da özlerine yabancıydık! Bir hamam böceğini Allah için sevemiyorduk, tiksiniyorduk, “o da neydi öyle kara küçük bir şey!” diyorduk ve bunu gibi niceleri…

Oysa henüz yaşamıştım, nasıl da faydasını sunmuştu ömrüme! Ben de faydalıyım dercesine, sanki elimden tutup kaldırmıştı namaza… Vay be dedim işte o an, bir hamam böceği ne işler başarıyor Allah´ın izniyle!


Bir şeyleri daha yine görüyordum yaşamda… Hayattaki çoğu şeyi beğenmemekle aslında Allah´ın yarattıklarını, sonuç itibariyle de Allah´ı beğenmiyorduk. Allah´ın hikmetlerini göremiyoruz diye, illaki kötülemeye gidiyorduk, hani TAM TESLİM olabilsek Allah´a bu neden böyle demeye vakit bulamayacaktık. Allah´ın güzelliklerinden sarhoş olmuş bir şekilde, dilimizde HAMD, kalbimizde aşk-ı muhabbet; ömrü huzur, hûşû içinde geçirecektik. Hamam böceğine baktığımızda Allah´ın nasıl da mükemmel olduğunu okuyacak, kendimizin acizliğini hatırlayacak ve Allah isterse ona nasıl da muhtaç olabileceğimizi dillendirecektik.
Evet, biz Allah´a kulluk etmek için gelmiştik, dünyadaki her şey de kulluğumuza yardımcı olmak için yaratılmıştı. Bunun idrakinde olabilmeliydik. Şu fani dünyada baktığımız her şeyde Allah´ı görebilmeliydik.

Kur´an ayetlerinde küçücük bir SİNEĞİ misal veren Allah-u Teâlâ, şimdi de o ayetleri hatırlatırcasına hamam böceğini gösteriyordu bana… Her şeyi bilen Allah idi. Âlim olan Allah´tı. O nasip etmezse bir şey bilmemize imkân yoktu!

Gecenin bir yarısı sarıl diyordu BANA; Kur´an´a, Sünnet´e…



“Ey insanlar bir misal verildi, şimdi ona iyi kulak verin! Haberiniz olsun ki sizin Allah'tan başka taptıklarınız bir sinek yaratamazlar, hepsi onun için bir araya gelseler bile; şayet sinek onlardan bir şey kaparsa onu ondan kurtaramazlar; isteyen de güçsüz, istenen de! Hac Suresi 73. Ayet”



Hamam böceği Allah´ın BİR´liğini tekrar tekrar vurguluyordu gece yarısı… “Nefsî bütün putlarını kır, yok et; Allah´a secde et” diyordu… “La İlâhe İllallah Muhammeden Resulullâh” sırrı sessizliğe hoş bir seda katıyordu!



Sabah ezanını da bekledim, namazı kılıp yattım. Hamam böceğinin yatağın altında olma olasılığı hiç mi hiç umurumda değildi, görseydim aslında şöyle bir bakardım, “EyvaAllah” derdim. Hem Allah kaderimize ne yazmışsa onu yaşayacaktık, kaçarı yoktu! Ölüm mü gelecekti; bir vesile mutlaka olmalıydı; nedendi ki o zaman vesilelerden korkuş, kaçış… Belki bir sineğin taşıdığı mikrop girecekti kanımıza, belki araba altında ya da bir başka şekilde… Ötesi yoktu… Biz Allah´ındık, bu can emanetti, Allah dilediği şekilde muamele ederdi… Önemli olan rızasını kazanmış olarak ölebilmekti. Allah´ın gücüne gitmeyecek, Peygamber Efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellemin gücüne gitmeyecek şekilde bir ömür sürebilmekti…



Allah bizi yolunda daim eylesin, her şeye Allah´ın yarattığı varlık olarak bakabilmeyi nasip etsin inşaAllah. Ömrümüzü O´nun rızasını kazanmak için tüketmeyi, nefsimize köle olmamayı nasip etsin… Öldüğümüzde ardımızdan hayır dua gönderen bir ordu bıraksın inşaAllah. Samimi olmayı ve dâhi tüm güzelliklerini, sırrını nasip etsin!

Âmin.

Bu arada artık hamam böceklerini de çok seviyorum, çok sevimli hayvanlar :)
Beyazî… 18 Haziran 2009 Perşembe

12 Mart 2009 Perşembe

Lâ tahzen...

Üzülme!
Üzülebiliyorsan bir kalbin var demektir. Kalpsizler üzül(e)mezler ki. Ne mutlu sana ki, üzülebiliyorsun. Dokunan var demek ki kalbine. Ya dokunulmasaydı kalbine. Ya hüznün gönül toprağını karmasına izin verilmeseydi. Demek ki gözden çıkarılmadın. Demek ki sen hâlâ bir umut tarlasısın.

Üzülme!
Üzülüyorsan, Biri var ki cılız varlığını düştüğü çamurdan kaldırmak istiyor. Onun için dokunuyor kalbine. Kıymetini bil ki, üzmeye değer görüyor seni. Hüzünlerin kalbinin toprağını allak bullak ediyorsa, sen ekilmeye layık bir topraksın demektir. Kaygıların vuruşuyla tuz buz oluyorsa taş katılığında büyüttüğün güvencelerin, yarılan göğsüne umut fidanları dikiliyor demektir.


Üzülme!
Yüzün yerde geziyorsan, ellerin boynuna sarılı ise, içini ısıtacak haberlerin mürekkebi damlıyor olmalı ömrünün defterine. Kar yağıyorsa güvendiğin dağlara, yarının ovalarında rengârenk çiçeklerin olacak demektir. Hırçın fırtınalar sarsıyorsa sevinçlerinin zirvesini, rüzgârlar dövüyorsa umudunun yamaçlarını, bir yüce dağsın sen demek ki, az bekle, eteğinden serin pınarlar akmaya başlayacak demek ki...


Üzülme!
Üzülüyorsan, şımaramazsın. Kibrin kirli tuzağına düşemezsin. Kendini beğenmişliğin çamuruna dolaşmaz ayakların. Uzak geçersin isyanlı yollardan. Heveslerinin ardı sıra düşüp nisyan uçurumlarının başına sürüklenmezsin. Seni Biri yakınlığına çağırıyor demek ki... Gözden çıkarmamış olmalı seni.


Üzülme!
Üzülüyorsan, bir kutlu teselli kapısının önünde bekletiliyorsun demektir. Gözlerini kaldır vefasız dünyanın eşiğinden. Gönlünün elinden çıkar sebeplerin boş avuntularını. Umudunu kes sahte doymalardan. Yüreğini küstür coşkulardan. Kapı açıldı açılıyor demektir.


Üzülme!
Üzülüyorsan, kaybedeceğin bir şeyler var demek ki... Kaybedeceği bir şeyi olanlar çoktan kazanmışlardır. Eline geçmeyenleri saymakla tüketme nefesini, elindekileri saymaya başla. Hepsini saysan bile, nefesini saymaya nefesin yetmeyecek demektir. Bak işte zenginsin.


Üzülme!
Seni bir "İşiten" var. Seni senin kendini bile sevmenden önce O sevdi seni. Senin kendini bile bilmediğin unutuş kuyularından çekip çıkardı seni. Çektiğin acılara habire meşgul çalan telefonlar gibi kör ve sağır değil O. Yüreğinin her yangınına O yetişiyor. Ayrılıklarına ve sıkıntılarına metal soğukluğundaki plazalar gibi umursamaz değil O. Yitirdiklerinin hepsini sana iade edeceğine söz veriyor. Sevdalarına ve özlemlerine çok seçenekli sınav kâğıtları gibi tatsız ve tuzsuz formüller sunmuyor. Seni herkesten çok anlıyor, seni senin kendini düşündüğünden çok düşünüyor. Gözyaşlarınla imzalayasın istiyor yakarışlarını. Bir ebedî çerçevenin içinde, gösterişsiz bir kullukla fotoğraflamak istiyor seni. Dağılıp giden ömür kırıntılarının arasından sıcacık bir kardelen ümidi devşiresin istiyor. Keyfinin çatlak kabuklarının arasından sonsuz teselli pınarları akıtmak istiyor.


Üzülme!
Varlığının tenine çiziktir her hüzün. Varlığından haber verir üzüntün. Hatırlar mısın, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey bile değildin? Hiç umursanmadan çöpe atılabilecek kirli bir su iken sen, yüzüne bir tek O baktı. Kimselerin arayıp sormadığı, önemseyip adını bir kenara yazmadığı o günlerde, senin adını ilk O andı. Hatırını bildi. Seni yanına aldı. Hep yanında oldu. Sen seni unutup da başını yastığa koyduğunda bile, seni her defasında sabaha çıkardı. Sen Onu defalarca unuttun ama O seni asla unutmadı.


Üzülme!
O'nun en sevdiği kulu da yalnız kaldı. Taşlandı. Sürüldü. Yaralandı. Aç susuz kaldı. Yuvasına uzaktan gözleri yaşlar içinde baktı. Mağarada yapayalnız ve korunmasızdı. Senin gibi üzülen yol arkadaşına sonsuz müjdeler veren tebessümüyle fısıldadı: "Lâ tahzen, innAllahe meânâ."


Üzülme!
Kaldır yüzünü yerden. Omuzlarından sarsıp kendine getirmek istiyor seni Sevgili. "Rabbin sana küsmedi ki..." Gözlerinin içine içine bak sevdiklerinin. "Rabbin seni unutup yalnız bırakmadı ki..."


Senai Demirci

(http://www.senaidemirci.net/yazilar.php?kategori=1 adresinden alıntıdır)

20 Şubat 2009 Cuma

Kıl Beni Ey Namaz


Kıl Beni Ey Namaz
Çöllerden Topla Hücrelerimi
Rahmetinin Vahasında Ağırla Bu Yitik Kalbi

Kıl Beni Ey Namaz
Secdede Ruhumu Yeniden Fısılda Bana
Şahdamarı Yakınlığından Emzir Bu Puslu Bedeni

Kıl Beni Ey Namaz
Küçülsün Dağlar
Denizler Taşsın
Dağılsın Kalabalıklar
Rüku Rüku Doğrult Eğriliklerimi

Kıl Beni Ey Namaz
İkiye Bölünsün Kalbim
Ortasından Çatlasın Kıblenin Şakağında
Sevginden İşaret Parmağı Değsin Yeter Ki Göğsüme

Kıl Beni Ey Namaz
Topla Sevdalarımı Kırık Aynaların Çatlaklarından
Ömrüme İlikle Sevinçlerimi
Firuze Düşler Düşür Alnımın Şafağına

Kıl Beni Ey Namaz
Tenim İbrahim Gibi Ateşe Düşmüşken
Uzak Tut Nefsimin Nemrudundan Beni
Gül Kokulu Serinlikler Yağdır Yüreğime

Göznurum Ey
Canım Namaz
Kıl Beni Ey
Ömrüm Namaz
Secdene Al Beni De
Gül Değdir Gönlüme
Aşkına Yaz Beni De
Yarim Namaz

Kıl Beni Ey Namaz
Günahın, İsyanın, Nisyanın Kuytusunda Büyüttüğüm
Pişmanlığımın Yüzünü Yerden Kaldır
Utandırma Beni
Al Karanlıklarımı
Gözbebeğinde Yıka

Kıl Beni Ey Namaz
İnsan Kıl Beni
Doğru Kıl
Duru Kıl
Diri Kıl Beni
İnsan Kıl Bu Bedeni

Ah, Alnımı Dayadığım Secdegahıma Kim Serpti Bu İncileri Kim
Kim Bu Dua Hammalı Ellerimin Yüküne Ortak Kim
Ah, Ziyankar-i çarık
Ah, Namütenahim Kavrayışın Yolcusu
Ah, içimde Biriktirdiğim Yalnızlığın Seyrüsefer Gölgesi Ah..

Gitmek, Gidememektir Kendimden
Amentünün Arasatında Bir Tedirginim Ben
Aklımın Köşe Bucak İlticaları Sevgilide Kaldı
Hangi Gaflete Büründü Ki Ellerim
Sızlatıyor Dokunduğu Tenleri Ah..

Haydi Felaha
Haydi Felaha
Haydi Namaza
Haydi Kurtuluşa

Göznurum Ey
Canim Namaz
Kıl Beni Ey Ömrüm Namaz
Secdene Al Beni De
Gül Değdir Gönlüme
Aşkına Yaz Beni De
Yarim Namaz

Senai Demirci





9 Ocak 2009 Cuma

Bir Leyla düşlemesidir aşk...


Bir Leyla düşlemesidir aşk. Yanmaktır bir gülün kırmızısında, türküler yakmaktır sevgiliye. Gün batımlarında tutulan sevdaları gün doğumlarında aramanın adıdır aşk. Seherlerde bülbülün yanık nağmelerinde gül hasreti çekmektir; güle rengini veren, yüreğini veren bülbül olmaktır aşk.
Ve biz şimdi büyüsü kaybolmuş zamanlarda aşkın peşine düştük. Pazar pazar gezinen Zeliha olduk aşkımıza bir Yusuf bulmak için. Yusuf, esrarını gizleyen ebedi iffetti.
Mecnun'a özendik sevdamızı bir Leyla'ya yüklemek için. Leyla bir ışıktı, ab-ı hayattı aşkı filizlendiren.
Ferhat olup Şirin'ler hatırına gönül kazmasını yamaç yüreklere vurmak istedik. Şirin, gönül aynasında aşkı büyüten bir suretti.
Bitmeyen özlemler büyütüyoruz bağrımızda. Leyla'ya, Şirin'e, Aslı'ya adadığımız yüreklerimiz vardır. Suretten öte aradığımız bir yâr vardır. Yârin adıyla yan yana bilinsin istediğimiz adlarımız vardır.
"Aşk" ile "ilgi duyma"nın karıştırıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Artık güllerimiz Leyla kokmuyor, sevda kokmuyor. Aşkın ilk basamağına dahi çıkamadık. Tutkulara takılıp kaldık. Dergâha gelen delikanlıya şeyhin "Sen git, âşık ol da gel, aşkı bil de gel!" dediği kadar dahi olsa, yüreklerimize işleyemedik aşk nakışını. Gönül toprağına atamadık aşk tohumunu. Nadasa bırakılmış yüreklerimize bir Leyla tohumu düşmedi.
Biz ölümsüz ve günahsız aşklara değil, günübirlik sevdalara takılıp kaldık. Cismaniyetin ağında ateş böceklerini yıldız sayanlar gibi, tutkuları aşk sandık. Talihsiz yanılgılarla yanlış ateşlerde yandı ruhumuz.
Sonu "kaf"la biten, "aşk"ta kalb vardır. Kaf, kalbidir aşkın. Aşkın kalbini çıkarıp aldığınızda geriye "aş" (k) kalır, ceset kalır, madde kalır.
Mecnun'un aşkına özenip de yürüdüğümüz yollar, çöl değil. Oysa aşk, çölde haz verir insana. Kalb, çöl yanmışlığında kanıyorsa aşk vardır. Aşk, yanmışlıkla daha bir lezzet verir aşığa. Susuzluktan çatlayan dudaklardan dökülen Leyla adı, cânân adı, can verir ölür ruhlara. Çölde ceylanların sürmeli gözlerinde Leyla'yı görenler, aşka uyanır seherlerde. Ve aşkın büyüsü örülür seherlerde. Toprak öperken alınlarımızdan, aslında Leyla'dır buseler konduran.
Bizim seherlerimizde ceylanlar yok artık. Biz seherlerimizi uykulara feda ettik, göremiyoruz Leyla bakışlı ceylanları. Üstümüze güneşler doğar oldu. Geceler boyu yıldızlarla söyleşip de onlara elveda diyemedik gün doğumlarında. Biz, ceylanların gözlerini öpemedik, bu gözler Leyla'nın gözlerine benziyor diye. Uykulara feda ettiğimiz seherlere ağlayamadık. Leylasızlığa akmadı göz yaşlarımız.
Biz sevemedik yaratılanı Yaratan'dan ötürü. Yunus mektebinde diz çöküp okuyamadık aşk kitabını.
Oysa, varlığın özünde sevda hamuru vardı. O hamuru besleyen aşkın pişmanlık gözyaşı vardı. Adem ile Havva'dan dökülen. Şimdi ezeli pişmanlıklara değil, günübirlik sancılara akar oldu gözyaşlarımız.
En sevgiliye iltifatlar vardı sevgililer sevgilisinden, "Ben sana âşık olmuşam ey şerif!" hitabının tatlı sıcaklığı vardı. "Levlake..." hitabıyla başlayan bin bir renkte iltifatlar vardı. Âşık ile mâşûkun ezelde yazılı, göklerde yan yana asılı adı vardı.
Aşk medeniyetinin sevda pazarında, gönlümüzü bir Leyla'ya, son Leyla'ya, en Leyla'ya sunmanın hesabındayız. Yere göğe sığmayan Sevgililer Sevgilisini gönül Kâbe'sinde misafir etmenin telaşındayız. Misafirlikler bir olmak içindir, tek olmak içindir.Tıpkı kapısına gelen âşıkına seslenen sevgilinin tek olma hayali gibi.
"Kimsin?" diye seslenir kapısını çalana. Aşka tutulan âşık "benim" der. Ve tekrar seslenir sevgili. "Burada iki kişiye yer yok. Gönlüm teki arzular." Tekrar kapının tokmağına dokunan ve ısrarından vazgeçmeyen âşık, benlik libasından sıyrılır. "Sen'im" der. Vahdete adım atar, bırakır ikiliği, küfrü bırakır, çokluğu bırakır. Sevdiğinde fânî olur. Aşkın bekâsını bulur.
Ebedî aşkı arzulayanlar, sevdiğinde fânî olup ölümsüzlüğe kucak açanlardır.
Ve sevenlerin dilinde sevilenlerin adı bayraklaşır. Dillerde hep Leyla kitabı okunur. Kulağa gelen her nağmede Leyla, esen her rüzgârda Leyla... Buram buram hep Leyla... Kuşların ötüşünde, güllerin kan kırmızı kıvrımlarında, göğün mavisinde, ağacın yeşilinde hep Leyla vardır. Yağmur damlaları vuslata koşar, düşer toprağa. Toprak, Leyla'sıdır yağmurun; toprağın Leyla'sı yağmur...
Mecnun'a adını sorarlar, Leyla der. Geldiği yeri sorarlar, gideceği yeri sorarlar yine Leyla, hep Leyla der. Hep aşk...
Gönlünü Leyla'ya kaptırmışların şafaklarında, güneşin ışıldayan çehresinde gamzeli tebessümler saklıdır. Dağların doruklarında hiç kaybolmayan beyazlıklar, Leyla'nın yüreğe serinlikler bahşeden sevdasıdır. Aşk, kar beyazı vefalar saklar bağrında.
Yüreğine yasak koyanlar, vefalara bezenmiş aşklarında ölümsüzlüğün kapılarını aralar. Gecenin mavi karanlığında yıldızlardan taç yapan âşıklar. Leyla durağında sevda yağmurlarıyla ıslanırlar.
"Cennet gözlüm" dediğimiz ve yarım kalmış yanımızı tamamlayan sevgiliyi alıp da yanımıza...
"Sen ey cenneti müjdeleyen Sevgili, Sevgilim!" deyip düşüp de peşine, tutunup da eteğine aradık mı hiç gecenin ve gündüzün Leylasını? Sevdanın ve Leyla'nın aşkına kaç gün doğumlarını sancıyla yaşadık? Gün batımlarında kaybettiğimiz Leyla'yı bir gülün kırmızısında bir bülbülün feryadında aradık mı hiç? Leyla'dan başkasını görmez oldu mu gözlerimiz?
Yanıklığıyla ve ceylanlarıyla kendisini aşka çağıran çöldedir Mecnun. Dolaşır bir baştan bir başa. Yüreğinden aşka ırmaklar akar çöl kumlarında. Gönlünü avutur. Dolaştığı günlerden bir gün... Fark edemez namaz kılan bir dervişin önünden geçtiğini. Leyla'dan başkasını görmeye yasaklı gözleriyle göremez, namaz kılan dervişi. Namaz biter. Kırk yıllık bekleyiş yükünü bilen derviş kızar Mecnun'a. Özür kuşanmış kelimelerin ardından, paslı vicdanlara bir hançer gibi, saplanan sözler dökülür Leyla kitabı okuyan dudaklardan. "Kusura bakma derviş baba, ben Leyla'nın aşkından seni göremedim. Ya sen, huzurunda bulunduğun Mevla'nın aşkından beni nasıl gördün?"
Aşk yanılgısıyla avunan yürekler sıtmaya tutulur. Yeni bir sevdanın, ezelî ve ebedî Leyla'nın eşiğinde aşka uyanır canlar, Leyla'ya uyanır. Vuslat kokan düşler Leyla'ya uzanır.

Alıntı