Pırıltılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pırıltılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2010 Salı


Nefsine zulmetmek demek, ona her istediğini vermektir. Adalet ise arzularına karşı koymaktır. Eğer kendinde bir mevcudiyet görüyorsan zalimsin. Zulüm, bir şeyi kendi mevziine koymamaktır. Hakk'ın bunca lütuf ve ihsanlarını biliyorsan o vakit adilsin.

Ken'an Rifai Hazretleri

14 Eylül 2010 Salı

Son yatacağı yer iki avuç topraktan ibâret olan kişiye de ki: Sarayını, çardağını göklere kadar yüceltmeye ne hâcet var?

Hâfız-ı Şîrâzî (rh)

18 Mayıs 2009 Pazartesi

TAHRÎBÂT VE TA’MÎRÂT

Mevlânâ şöyle güzel bir misal verir: “10 kg. sirke içerisine 10 gr. bal karıştırıp tarttığımız zaman, hassâs bir tartıda 10 gr. fazlalık görülür. Fakat ekmeğimizi batırıp yediğimiz zaman bal tadını hissedemeyiz” der.

Evet doğrudur. Bizim bir insana kısa bir zamanda anlattığımız İslâmî, îmânî hakîkatler 10 gr. bal gibidir. İnsanın İslâm’ı yaşamayan çevresinden dâimî bir şekilde ma’rûz kaldığı etkilenme ise 10 kg. sirke gibidir. Çevrenin olumsuz te’sîri bu güzel te’sîri yok etmese de yok hükmüne getirebilir. Bunun için, kendisini düzeltmek isteyen birisinin yapacağı ilk iş, arkadaş çevresini değiştirmek ve nasıl birisi olmak istiyorsa o tarz insanlarla arkadaşlık etmek olmalıdır.

7 Nisan 2009 Salı

Güneşin bile bir zerre sayıldığı bir mahfilde kendini büyük görmek, edebe uyar bir şey değil.

Hâfız-ı Şîrâzî

4 Nisan 2009 Cumartesi

BEDBAHTLIK VE MUTLULUK

Bedbahtlığın alâmeti dörttür:

1- Geçmiş günahları unutmak; halbuki onlar Allah katında kayıtlara geçmiştir.
2- Geçmiş iyilikleri hatırlamak; halbuki onların kabul edilip edilmediği bilinmemektedir.
3- Dünyalık mal varlığı olarak, kendisini daha iyi durumda olan kimseyle kıyaslamak.
4- Dinî yaşantı olarak, kendisini daha aşağı seviyede olan kimseyle kıyaslamak.
Halbuki Allah, "Ben onu diledim fakat o beni dilemedi; bu yüzden ben de onu terkettim" buyurmaktadır.

Mutluluğun alâmeti de dörttür:

1- Geçmiş günahları hatırlamak
2- Geçmiş iyilikleri unutmak
3- Dinî yaşantı olarak, kendisini daha iyi durumda olan kimseyle kıyaslamak
4- Dünyalık mal varlığı olarak, kendisini daha aşağı durumda olan kimseyle kıyaslamak

1 Nisan 2009 Çarşamba

PRENS BİSMARK DİYOR Kİ:

Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için taraf-ı lahûtîden (Allah tarafından) geldiği iddia olunan bütün münzel (indirilmiş) semâvî kitapları tam ve etrafıyla tedkîk ettim (inceledim). Tahrîf olundukları için, hiçbirisinde aradığım hikmet ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cem'iyetin, bir hâne halkının bile saadetini te'mîn edecek mâhiyetten pek uzaktırlar.

Lâkin Muhammedîlerin (Müslümanların) Kur'ân'ı, bu kayıddan âzâdedir (bu kaydın dışındadır). Ben Kur'an'ı her cihetten tedkîk ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Sana muâsır bir vücûd (aynı asırda yaşayan birisi) olamadığımdan dolayı müteessirim yâ Muhammed(asm)!
Bana ayıplarımı söyleyen kimseyi, Allah rahmetiyle kucaklasın.

Hz. Ömer
Hepimiz kanatlarla doğduk. Neden yerlerde sürünelim ki?

Hz. Mevlânâ

13 Mart 2009 Cuma

DİNÎ DEYİMLER VE TERİMLER

Sözlerimizi süsleyen, her zaman kullandığımız bir takım dînî deyimler ve terimler vardır ki, kavram olarak biliriz de, "Bunun anlamı nedir?" diye sorulduğunda çoğumuz cevap vermekte zorlanırız. Allah Teâlâ Hazretleri mü'minlerin vasıfları arasında "Allah'ın ası anıldığında kalplerin ürpermesi" özelliğini de saymaktadır.(el-Enfal(8), 2) Kalp sevgi ve saygı ile ürperir, tercümanı sayılan dil bu saygı ve sevginin meydana getirdiği ürperişi tâzimli lafızlarla ifade eder. Bu deyimlerden Allah Teâlâ için kullandıklarımız şöyle:

- Azze ve Celle-: Aziz ve Celil olan Allah, her türlü saygıya lâyık yüce Allah.

- Celle celâluh-: Büyüklüğüne sınır olmayan.

- Celle şânuh-: Şanı yüce olan.

- Celle zikruh-: Kendinden bahsetmek şeref olan.

- Subhânehû-: Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ile tesbih ederim.

- Teâlâ-: Yüce olan, yücelikte dengi bulunmayan.

- Zül celâl-: Celâl sahibi, azametli, büyük.

- Zül kemal-: Kemal sahibi, en mükemmel.

10 Mart 2009 Salı

Hani güneş, ateşiyle suyu kavurur da sonra onu yukarılara çıkarır temizlenmiş haliyle;
kul da Mevlâ aşkıyla yanmalı ki günahları dökülsün tek tek ve Mevlâ'ya yaklaşsın...

deniz

4 Mart 2009 Çarşamba

La-Tahzen / Üzülme


La-Tahzen / Üzülme

Karalanmış tahtaya yazı yazılmaz. Bil ki, Allah'ın bela vermesi ve seni ağlatması rahmet yazısı yazmak için gönül tahtanı temizlemesidir.


La-Tahzen / Üzülme

Korku, açlık, mal azlığı ve hastalık can hazinesinin ortaya çıkması içindir.


La-Tahzen / Üzülme

Yunus balık karnında pişti. Yunus tesbihle karaya çıktı. Sabretmek canın tesbihidir. Sabır sırattır, geçerken sızlanma, nasıl olsa yolun cennete çıkacak.


La-Tahzen / Üzülme

Dert; Allah'ı gizlice anmana vesile olacaksa tüm dünya malından yeğdir. Dertsiz dua soğuktur. Dertli dua gönülden, aşktan gelir. Sabır; sıkıntıların anahtarıdır.


La - Tahzen / Üzülme

Allah bizimle beraberdir.


Bunu okuduğumda o kadar rahatladım ki... Rabbimizin rahmetini, merhametini hissetmek kadar güzel ne olabilir ki dünyada? Ve O'nun sevgisini kazanmaktan daha yüce bir amaç var mıdır?

Son nefesimizi O'nun razı olduğu ve sevdiği kullar olduğumuzu bilerek verebilmek duasıyla... En Emin'e, en Rahman'a emanet olun...


deniz

3 Mart 2009 Salı

Suyun Hikayesi


Gelin suyun hikâyesine kulak verelim. Suyun sesinden kendi hakikatimizi seyredelim.
Bir su damlasıydık, insan olduk. Varlığımıza toprak gibi katılan suyu dinleyelim!
Berrak bir ayna olup âlemi içine alacak bir görüş olmak istiyorsak, suyu dinleyelim!
Kurumuş, kokuşmuş ruhlara can sunmak istiyorsak, suyu dinleyelim!
Gelin Mevlânâ’nın sesinden, suyun sadâsını dinleyelim! Onun mâcerasıyla yüce gönüllülerin sırrına erelim:

“Su yeryüzünü gezer dolaşır. Kirleri temizler, muhtaçları ve yetimleri besler, susuzluktan kuruyup kalmış olan susuzlara hayat bahşeder.
Lâkin arılığı-duruluğu kalmayıp, kirlenip bulanınca su da yeryüzünde kirlendiği için şaşırıp kalır. İçten içe feryada başlar:

«-Ya Rabbi!» der. «Sen, bana ne verdinse, onların hepsini dağıttım. Hepsini verdim. Şimdi ben yoksul kaldım. Sermâyemi, elimde bulunan her şeyi temize de döktüm, pise de! Ey sermâye veren padişah!.. Bana daha da fazlasını ihsân et!»
Bu feryatlar üzerine Cenâb-ı Hak, güneşe der ki:
«-Çabuk, onu harâretinle göklere yükselt!» Buluta da:
«-Onu hırpalamadan hoş bir yere götür!..» diye ferman buyurur. Suyu çeşit çeşit yollara sürer. Onu göklerde temizledikten sonra, bazen yağmur, bazen kar, bazen de dolu hâlinde yeryüzüne yağdırır. Sonunda onu, kıyısı olmayan sınırsız denize ulaştırır. Artık damla, yok olmaktan kurtulmuş, katre iken umman olmuştur.
Suların semâda temizlendiği gibi sen de Cenâb-ı Hakk’a yaklaşarak kendini bütün kirlerden arıt. Böylece sen de yağmur gibi ol, bereket ve rahmet saç!”

Hak dostları da, semâda temizlenip berraklaşan su misâli, kalp ve nefis temizliğiyle arı duru hâle gelmişlerdir. Bu derinlikte Allâh’a yakınlaşarak O’nun cemâl tecellîlerinin altında, parlak bir yıldız misâli, kararan dünyamıza ışık saçmışlardır. Onların mânâya uzanan tefekkür nazarlarında, kâinatın sırları dile gelmiştir.

İşte, suyun mâcerasının dile gelişi gibi…

Mevlânâ Hazretleri, su ile insan arasında benzerlik kuruyor. Kirlense de, suyun aslının temiz oluşuna dikkat çekiyor. Tüm Hak dostları, asırlardır, Mevlânâ Hazretleri gibi insanlığı kendi hakikatine çağırıyorlar. Ki böylece insan, kendindeki güzellikleri görüp, o güzelliğe doğru seyr ü sefere çıkacak, o seyr ü sefer de insanlığın kurtuluşuna giden bir yol olacak!... Hak dostları, “Ey insan, sen büyük bir kıymetin sahibisin, o cevheri çamura atmak olmaz!..” deyip, bataklığa düşenlere ellerini uzatırlar. Merhamet olurlar, aşkla kanatlanan bir merhamet… Bedenleri ölse de zaman ötesine kanat çırpan bu merhametle kâfir-mücrim ayırt etmeksizin ümit pınarı olup yüzyıllarca çağıldarlar. İnsanlığı kirlerinden arındırırlar.

(Alıntı)

23 Şubat 2009 Pazartesi

BİR MISRA

Kem âlât ile kemâlât olmaz.

(Kötü vâsıta ve vesîleler ile mükemmel neticeler elde edilemez.)

Lâ Edrî

21 Şubat 2009 Cumartesi

BİR HADÎS


Kalplerin Sevgilisi (a.s.m.) şöyle buyurdular:
“Sabahı doğan hiçbir gün ve şafağı kaybolan hiçbir gece yoktur ki, o gün ve o gecede iki melek karşılıklı olarak şu dört sözü konuşmasınlar:
Meleklerden biri: ‘Ne olaydı, şu mahlûkat hiç yaratılmayaydı’ der.
Diğeri: ‘Mâdemki yaratıldı, keşke niçin yaratıldıklarını bilseydiler’ der.
Öbürü: ‘Mâdemki niçin yaratıldıklarını bilemediler, hiç olmazsa bildikleri ile amel etseydiler’ der.
Diğeri: ‘Mâdemki bildikleri ile amel etmediler, keşke yaptıklarına tevbe etseydiler’ der.”

İhyâ-yı Ulumü’d-Din

Makam-ı Mahmud Nedir?

Vesîle duasında geçen Makam-ı Mahmûd tabiri şefaat-i uzma, yani Peygamberimizin (a.s.m.) ümmetine yapacağı en büyük şefaat makamı anlamına gelir. Cenab-ı Hak Resûlüne madem Makam-ı Mahmûd'u vaadetmiştir; elbette vercektir. Nitekim, "Şüphe yok ki Rabbin seni bir Makam-ı Mahmûd'a gönderecektir." âyeti bunu ifade eder.

Peki, vereceği kesin olan böyle bir yüce makamı Allah'tan istememizin sırrı ne olabilir? Makam-ı Mahmûd bir uçtur, daldır, meyvedir. O ucu, dalı, meyveyi taşıyan ağaçta ise birçok hakikatler bulunmaktadır. O mânevi ağaçta Kıyamet var, haşir var, ebedî saadet var, Cennet var. O ucu, dalı, meyveyi isterken aynı zamanda bunları ihtiva eden kökü, gövdeyi ve dalları da istemiş oluyoruz. Fanî dünyanın yerini alacak; acıların, üzüntülerin, yoklukların yok olduğu Cennetin, ebedî saadetin gerçekleşebilmesi için ise bize de elbet bir kısım görevler düşüyor. O da dua ve ibadet.

Evet, biz Peygamberimize (a.s.m.) Makam-ı Mahmûd'un verilmesi için dua ederken aslında kendimiz, kendi mutluluğumuz için dilekte bulunmuş oluyoruz.

20 Şubat 2009 Cuma

Nasıl ki, boş vakit bulunca, telefonla oğlunu, kızını, ahbabını ararsın; Rabbini de her vakit ara.

Gönenli Mehmet Efendi

19 Şubat 2009 Perşembe

Cenâb-ı Hakk’ı bulan, neyi kaybeder? Ve onu kaybeden, neyi kazanır?

Hikem-i Atâiye
Duandaki devam ve ısrara rağmen lütuf ve ihsan vaktinin gecikmesi üzülmene ve ümidini kesmene sebep olmasın. Çünkü duaya icabet, nefsin senin için seçtiği vakitte değil, Allah'ın senin için tercih ettiği zamanda tecelli ve tahakkuk edecektir.

Ataullah İskenderî

Gerçekten de öyle. Biz insan olarak sahip olduğumuz akılla Kainatın Yaratıcısı'nın kararlarını asla sorgulayamayız (haşa). "Böyle olsa daha güzel olurdu, şu olmasaydı.."diyemeyiz.
Duada ısrarcı olmak lazım ama "O kadar istediğim halde neden olmuyor?" dememek gerek. Çünkü Allah bizim için en hayırlı olanı bilir.

14 Şubat 2009 Cumartesi

Ve sen yine denendiğinde;
Ve yine kalbin daraldığında;
Ve yine bütün kapılar kapandığında;
Ve yine ne yapman gerektiğini bilemediğinde;
Uzun uzun düşün …
Ve hatırla Yaradanını !…
“Allah c.c kuluna kafi değil mi? “

(Zümer Suresi)

2 Şubat 2009 Pazartesi

Dikenden gül bitiren, kışı da bahar hâline döndürür.

Mevlânâ (rh)