skip to main |
skip to sidebar
Hiç ellerin taşı bana değmez, ille dostun gülü yaralar beni.
Pir Sultan Âbdal
Kin güdenlerin gönlü, sırra mahrem olmaz.Hâfız-ı Şîrâzî (rh)
Duâ ise, esâs-ı ubûdiyettir (kulluğun esâsıdır). Nasıl bir çocuk eli yetişmediği bir merâmını (arzusunu) elde etmek için ya ağlar, ya ister. Yani ya fiilî (fiil ile), ya kavlî (dil ile) lisân-ı acziyle bir duâ eder. Maksûduna muvaffak olur. Öyle de, insan bütün zîhayat (hayat sâhibleri) âlemi içinde nâzik, nâzenin, nazdâr bir çocuk hükmündedir. Rahmânürrahîm’in dergâhında ya zaaf (zayıflığıyla) ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla duâ etmek gerektir. Tâ ki, makāsıdı ona müsahhar olsun (itâat ettirilsin) veya teshîrin (itâat ettirmenin) şükrünü edâ etsin. Yoksa, bir sinekten vâveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi, “Ben kuvvetimle bu kābil-i teshîr (itâat ettirilmesi mümkün) olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acîb şeyleri teshîr ediyorum ve fikir ve tedbîrimle kendime itâat ettiriyorum” deyip küfrân-ı ni‘mete (nankörlüğe) sapmak, insâniyetin fıtrat-ı asliyesine zıd olduğu gibi, şiddetli bir azâba kendini müstehak eder.Sözler
Savm ü salât ü hacc ile zâhid biter sanma işin!
İnsân-ı kâmil olmağa lâzım olan irfân imiş.
(Sâdece oruç, namaz ve hac ile takva sahibi insan olunmaz. Hakîkî olgun insan olmak için irfân lâzımdır.)Niyâzî
İlahî! Bize ve neslimize nûrunla hayat ver! Bizi ve neslimizi nûrunla yaşat! Ve o nûrunla öldür!Ve bizi ve neslimizi, bize ihsânın olan nur-u nûrunla haşret!Lütfet! Kerem kıl!Hatalarımızı ve seyyiâtımızı mağfiret eyle! Ve bizi, başında Habîb-i Zîşân'ın ( asm ) olan fırka-i nâciye-yi kâmileye ilhâk et!Âmin! Âmin! Âmin!
Az söz erin yüküdür Çok söz hayvan yüküdür
Bilire bir söz yeter
Sende hüner var ise
Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri bir akıl hastahânesinin önünden geçerken bir tabîbin havanda ilaç dövdüğünü görmüş. “Çok günahkârım, benim hastalığım için de ilacınız var mı? ” diye tabîbe sormuş: Hastahânenin tabîbi daha cevap vermeden, konuşmaları dinleyen bir akıl hastası pencereden Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerine doğru şöyle seslenmiş: “Ey kardeş, tövbe köküyle istiğfar yaprağını karıştır. Kalp havanında kuvvetli îmân tokmağıyla döv. İnsâf eleğinden geçir, göz yaşıyla yoğur. Aşk fırınında pişir ve sabah akşam bol bol ye. Göreceksin, inşâallâh hastalığından eser kalmayacak!”Bâyezid-i Bistâmî Hazretleri’nin gözleri dolmuş ve şöyle demiş: “Yâ Rabbî! Şu dünyâ hastahânesinde ne tabîbler var!..”
Kanunî Sultan Süleyman Han, Osmanlı Devletinin en yüksek seviyelere çıkdığı bir devrin pâdişahıdır. Ama, “Günün birinde Osmanlı da inişe geçer mi, çökmeye yüz tutar mı?” diye de zaman zaman düşünür. Bu endişesini aynı zamanda süt kardeşi olan meşhur âlim Yahyâ Efendi’ye açmaya karar verir. Yahyâ Efendi’ye bir mektup gönderir: “Sen ilâhî sırlara vâkıf birisin. Osmanlı’nın âkıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?” diye özetler endişesini. Pâdişahtan gelen mektubu okuyan Yahyâ Efendi’nin cevâbı ise: “Neme lâzım be Sultanım!” şeklinde gāyet kısa olur. Topkapı Sarayı'nda bu cevâbı hayretle okuyan Sultan, bu söze bir ma‘nâ veremez, endişesi daha da artar. “Acabâ bilmediğimiz bir mânâ mı vardır bu cevapta?” diye düşünür. Kalkar, Yahyâ Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gider. Sitemle: “Ağabey, ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, suâli ciddiye al!” diyerek, suâlini tekrar sorar. Yahyâ Efendi duraklar: “Sultanım, sizin suâlinizi ciddiye almamak kābil mi? Ben suâlinizin üzerine iyice düşündüm ve kanâatimi de açıkça arz etmiştim.” “İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sâdece: ‘Neme lâzım be sultânım!’ demişsiniz.” Yahyâ Efendi bunun üzerine ibret dolu şu sözleri söyler: “Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlıklar ayyûka çıksa, işitenler de ‘Neme lâzım’ deyip uzaklaşsalar; sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler de ‘Neme lâzım’ deyip bunu söylemeyip sussalar, gizleseler; fakirlerin, muhtaçların, kimsesizlerin feryâdı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazînesi boşalır, halkın i‘timad ve hürmeti sarsılır. Âsâyiş ve emniyete vesîle olan, itâat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir.”
Ey nefis! Ne zamana kadar günahlardan zevk alacaksın? Tevbe tatsız değildir; onu da tat.
Bâbur (rh)
Yâ İlâhenâ! İşlerimizin koruyucusu olan dînimizi bizim için ıslâh eyle, yaşayış ve geçim yerimiz olan dünyâmızı bizim için ıslâh eyle, dönüş yerimiz olan âhiretimizi bizim için bütün kötülüklerden kurtuluş kıl!Âmin.
Fâtih Sultan Mehmed Han’ın vezirleriyle bütçe müzâkeresi yaptığı bir gün, Fâtih’in medreseler için düşündüğü tahsîsât (ödenek) mikdârını Mâliye Vezîri çok bulmuş. Sultan Fâtih de o vezîrine sormuş: “Medreseler maârifi (egitimi) için düşündüğüm rakam gözünüze büyük mü geldi!” Mâliye Vezîri demiş: “Evet pâdişâhım, çok buldum! Memleketin binbir türlü derdi var. Medreselere o kadar tahsîsat ayırırsak öbürlerinden kısmak, kesmek zorunda kalacağız.” Fâtih Mâliye Vezîrine bugün de aynı şekilde üzerinde durup düşünülmesi gereken şu ibretli cevâbı vermiş: “Vezîrim, âlimler Peygamberlerin vârisleri değil mi?” “Belî sultanım, elhak öyledir.” “Peygamber vekîli olmak, kolay şey değildir. Bunun için çok fire veriyor bu meslek. Her meslek fire verir ama bu meslek daha fazla verir. Diğer meslekleri şuna benzetirim: Kirli suya siyah, kurşunî veya kahverengi bir kumaşı batırın, kurusun. Sarık diye sarın, rengini göstermez. Fakat beyaz bir tülbendi alın; değil kirli suya atmak, üzerinden sinek geçse fark edersiniz. Diğer mesleklere nazaran ulemâ mesleği budur. Şimdi soruyorum: Beslediğimiz her yüz talebeden beş tanesi yetişiyor mu, yetişmiyor mu?” “Yetişiyor pâdişâhım.” “Eh! Öyleyse o beşin hatırı için doksan beş taneyi de besleyeceğiz. O yüz’ün içinde hangileri o beşe girecek, evvelden bilemeyiz ki... Başka çâremiz yok.” Mâliye Vezîri bu sözler karşısında: “Anladım pâdişâhım! İknâ oldum, devâm edelim!” demiş.
Edebte muvaffak olmayı Allah’tan isteyelim. Edebsiz, Allah’ın lütfundan mahrum olmuştur. Edebsiz, sâdece kendine kötülük yapmaz, hatta bütün dünyayı ateşe verir.
Ey rahmet edenlerin en merhametlisi olan İlâhımız, rahmetinle bizi şükredenlerden eyle!
Âmîn.