10 Mart 2009 Salı

Hani güneş, ateşiyle suyu kavurur da sonra onu yukarılara çıkarır temizlenmiş haliyle;
kul da Mevlâ aşkıyla yanmalı ki günahları dökülsün tek tek ve Mevlâ'ya yaklaşsın...

deniz

9 Mart 2009 Pazartesi

SU YERİNDE OL

Bir gün iki kardeş kavga eder. Hiç kimse onların arasını bulamaz. Nihayet bunu Mevlâna duyarak onlara der ki:
"Allah insanları iki çeşit yaratmıştır. Biri toprak gibi ağırdır. Hareketi mümkün değildir. Diğeri su gibi latiftir. Daima bir meyilden aşağı akar. Toprağa karışır. Orası bir gül bahçesi haline gelir. Gül fidanları, meyveli ağaçlar, ve çiçekler hasıl olur. Ama su toprağa akmazsa bunlar olmaz. Şimdi kardeşin toprak gibi yaptı, yerinden kımıldamadı. Ve barışmaya razı olmadı. Su yerinde sen ol! Onun önüne ak. Sulh ile tevazu göster. En büyük ecri sen kazanırsın."
Sonra her iki kardeş de Hz. Mevlâna'nın önünde hürmetle eğilir ve barışırlar.

Baharın müjdecileri


Benim kendimi bu sayfalara sakladığım gibi o da kendini arkalara gizlemiş.Ama sen çok güzelsin mavi çiçek, saklansan da ben seni buldum :)

8 Mart 2009 Pazar




Ey adıyla uyandığım, ey adını anarken hep utandığım, ey sevdasına davam deyip sahip çıkamadığım...

Ey Efendim...

Ey canıma can...

Ey yüreğim...

Yine aktı bu aciz gözlerden yaş. Bu yürekteki bu deli sevda yalnız sana has.

Dua et halimiz Efendimiz'e dert olmasın.

Dua et Rabbim razı olmayacağı nefesi aldırmasın.
...

Gel, ey Muhammed, bahardır
Dudaklar ardında saklı
Amînlerimiz vardır!
Hacdan döner gibi gel
Mi’rac’dan iner gibi gel
Bekliyoruz yıllardır!

Efendimiz'in doğum günü bugün. Alemlerin yaratılmasına sebep gül yüzlü Efendimiz'in doğum günü bugün...

Rabbim O'nun hatırına bizi affetsin bu gecede.

Kandiliniz mübarek olsun. Dualarınız kabul olsun...

7 Mart 2009 Cumartesi

Güllerin Efendisi

Gel ey, konuşurken dudaklarına tebessümler karışan...
Gel ey, yüzüne üzgünlerin üzüntüsünü dağıtmak yaraşan!..
Gel ey, âteş-i aşkına yanmak için âşıkları birbiriyle yarışan!..
Gel ey, konuşurken dudaklarına tebessümler karışan...
Gel ey, yüzüne üzgünlerin üzüntüsünü dağıtmak yaraşan!..
Gel ey, âteş-i aşkına yanmak için âşıkları birbiriyle yarışan!..
Gel ey, konuşurken dudaklarına tebessümler karışan...
Gel ey, yüzüne üzgünlerin üzüntüsünü dağıtmak yaraşan!..
Gel ey, âteş-i aşkına yanmak için âşıkları birbiriyle yarışan!..
Gel ey!.. Önce kendine çektin, sonra mugaylan dolu beyabanlarda dermansız koyup bizi bir başımıza gittin dönmemek üzere.
Ve dudağının dokunduğu çeşmeler de gitti.
Gittin ve vecd ile kendinden geçen zamanlar,
Sensizlik bunalımlarının gelgitleriyle kör kuyulara gömüldü.
Gittin ve tenha elvedalarda düğümlendi sevinçlerimiz;
Durmuş çarklara sıkışıp kaldı çığlıklarımız.
Sen gidince yanlış hesaplarında önce pazarlar kurduk köhne dünyanın,
Sonra köhne hesaplarıyla mezada çıkarıp aşklarımızı dünyalıklara sattık.
Gittin de savrulan umutlarımızı ektik yollarına;
Sabrımızın gözlerine çekilen milleri çelik masıyetlerle mıhladık.
Gerilmiş yaylarımız kepade düştü hoyrat ellerde,
Uykulu oyunlarda şahlarımız mat oldu; ve bileyli kılıçlarımız pas tuttu karanlık kınlarında.
Ak kor olduk...
Nemrudî alevlere soktular başlarımızı, hakikat, ak kor olduk...
Vurdular durmadan dinlenmeden...
Örslere konuldu başlarımız, hakikat vurdular dinlenmeden durmadan.
Ağlattılar ağladıkça biz...
Çeliğe su verelim diye ağladıkça ağlattılar bizi...
Heyhât! Tutturamadık kıvamını suyun, isabet ettiremedik gözyaşlarımızın damlalarını çeliğe ve ilk çalışta kırıldı kılıçlarımız kara keçelere.
Yenildik, yorulduk, yığılıp kaldık çıkmaz sokaklarda.
Bütün sorularımızın cevapları cevapsız kaldı; bütün hayallerimizin hayali hayal oldu.
Tel tel arzulara mahkûm edildi nefislerimiz ve ruhlarımız tül tül alevlerde yandı.
Gizemli bilinmezliklerimizin iksirlerini gizli dünyalara gizlediler bizden.
Gel ey!..
Hani dostların vardı, kimi aşk okuyan Kitaplar Kitabı'ndan; kimi ilham dokuyan hitaplar hitabından.
Kimine köşkler düşmüştü cennetten, kimi cennette köşklere düştüydü hani.
Kiminin ateşlerine rengi düşerdi gülün de; kimi güllere rengini düşürürdü ateşin.
Kimine yıldızlar düşerdi göklerden, kiminin yıldızına düşerdi gökler ya...
Hani sen "Yıldızlarım," demiştin, "hangisine uyarsanız doğru yola ulaşacağınız yıldızlarım!.."
Sen gittin efendim ve hasretin yıldızlarını da çekti senden yana.
Şimdi kim varsa yıldızlaşmaya yüz tutan, gökleri üzerine kapatıyor ehremenler.
Bizler yanıyoruz, yanmamakta direniyor gökte yıldızlarımız...
Güllerimiz küle durmakta yokluğunda, sultanlarımız kula dönmekte...
Gel ey!..
Ayrılığında çoğalan alevleriyle arınalım aşkının; yanalım yandıkça ve yandıkça yanalım.
Aşk yüzünden elbisesi yırtılan da,
Hak uğruna gözlerini kurutan da seni arzulamakta şimdi.
Bizi kendine madem yine sensin bağlayan ve ayrılığının derdine yine sensin ayrılıkla derman olan,
O hâlde gülümse bize efendim, bize gülümse.
"Allah onları sever; onlar da Allah'ı sever" sırrına ermekte rehberimiz ol, tut günahkâr ellerimizden; günahkâr ellerimizden tut.
Sen ey!..
Gelsen hayallerimize bir kez...
Ve üzerine sepet sepet güller döksek biz.
Gelsen düşüncelerimize bir an...
Ve baharları sersek ayağına çiçek çiçek, mevsim mevsim, ıtır ıtır...
Dolunaylar yerine doğsan dünyamıza bir vakit...
Ve zatını gündüz değilse, hayalini gece göstersen bizlere.
Girsen ansızın düşlerimize, şefkat parmaklarınla okşasan başımızı ışık ışık...
Ve ışığına düşsek pervaneler gibi; pervaneler gibi ışığına düşsek.
Gel efendim...
Bir kez doğ içimize de isterse kaybolsun dolunaylar, güneşler...
Gir gözümüze de bir nefes, isterse silinsin tûtyâlar, sürmeler...
İlham olup ak gönlümüze bir anda, isterse yitirilsin uçtan uca naatler ve gazeller,
Beyitler ve dizeler uçtan uca yitirilsin isterse...
Gel efendim...
Dostluğuna muhtacız; umutsuz ve çaresiz bırakma çaresizlerini.
Gel yeter ki, hakkımızda verilecek her hükme razı olalım.
Gel ey, bitir bitmeyen hasretini içimizde!
Gel ey, onsuz mutluluk bulamadığımız!..
Gel ey, kendisine layık olamadığımız!..
Gel benim efendim, bir kez olsun dokun yüreğime, yüreğime dokun bir kez olsun...
Yüreğim kanıyor efendim, kanıyor yüreğim!..
Çığlık çığlığa beşeriyet, çiğnenmiş reyhanlar misali hep seni arıyor.
Uyandır zindanlara koyduğumuz Yusufî sevdalarımızı efendim.
Uyandır bahtını üftadelerinin...
Şeb-i hicrân yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
Uyarır halkı efgânım kara bahtın uyanmaz mı?


İskender Pala

Üsküdar, balıkçılar ve deniz...


Dün biraz fotoğraf çekmek istedim ama hava pek de uygun değildi. Biraz sisliydi İstanbul... Ama her haliyle güzel..




6 Mart 2009 Cuma


Duandaki devam ve ısrara rağmen lütuf ve ihsan vaktinin gecikmesi seni sıkıntıya sevketmesin. Duanın kabulü; senin kendin için istediğin vakitte değil, Allah'ın senin için istediği vakitte tecelli edecektir. Şüphesiz o herşeyi bilendir.

Cumanız bereketli olsun...

5 Mart 2009 Perşembe

VAKİT TAMAM! HİÇBİR YERE KAÇAMAZSIN!

Saf bir adam, bir kuşluk vakti telaşla Hazreti Süleyman'ın sarayına sığınır. Nöbetçilere, hayatî bir mesele için Hz. Süleyman'la görüşmesi gerektiğini söyler. Hemen huzura alınır. Hz. Süleyman, benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar:
- Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana...
Adam telaş içinde:
- Bu sabah karşıma Azrail (a.s.) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen yanımdan uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı!, der. Bunun üzerine Hz. Süleyman adama:
- Peki sen şimdi benden ne yapmamı istiyorsun?, deyince adam yalvarmaya başlar:
-Ey canları koruyan büyük varlık, mazlumların sığınağı! Sen Allah'ın izniyle bir çok şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emretsen de beni buradan tâ Hindistan'a iletse. O zaman Azrail (a.s.) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum.

Hz. Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve "Bu adamı hemen al, Hindistan'a bırak" diye emreder. Rüzgar bu... Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan'a götürür. Öğle vaktine doğru Süleyman (a.s.) dîvanı toplayarak gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, dîvanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır.
- Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adam neden öyle hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun?, der. Azrail (a.s.) cevap verir.
- Ey dünyanın ulu sultanı! Ben o adama öfkeyle, hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah (c.c.) bana emretmişti ki:
"Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan'da al." Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan'da olamaz. Bu, nasıl iştir, diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi.

Ölümden kaçış yok. Madem kaçamıyoruz en azından o anı güzelleştirmek için çalışalım.
Allah-ü Teala hayırlı ölüm nasip etsin.

Allah Dostlarından

Fudayl bin Iyâd bir defasında üzüntülü bir adam gördü ve:
-Senin için Allah'ın dediğinden başka bir şeyin olmasından mı korkuyorsun, diye sordu.
Adam; Hayır, diye karşılık verince Fudayl:
"Öyleyse niye üzlüyorsun? Dünya insanı kendisine kul yapmadıkça veya insan dünyaya kul olmadıkça yol kolaydır." dedi.

Öylesine bir foto


Makine elime geçmişken Üsküdar'ın göz bebeği Kız Kulesi'ni karelemek istedim. Benimki de iş hani; ayağımın dibinde Kız Kulesi ama otobüsten çektim çeke çeke :)
E öylesi de bu kadar oluyor :)

deniz

4 Mart 2009 Çarşamba

La-Tahzen / Üzülme


La-Tahzen / Üzülme

Karalanmış tahtaya yazı yazılmaz. Bil ki, Allah'ın bela vermesi ve seni ağlatması rahmet yazısı yazmak için gönül tahtanı temizlemesidir.


La-Tahzen / Üzülme

Korku, açlık, mal azlığı ve hastalık can hazinesinin ortaya çıkması içindir.


La-Tahzen / Üzülme

Yunus balık karnında pişti. Yunus tesbihle karaya çıktı. Sabretmek canın tesbihidir. Sabır sırattır, geçerken sızlanma, nasıl olsa yolun cennete çıkacak.


La-Tahzen / Üzülme

Dert; Allah'ı gizlice anmana vesile olacaksa tüm dünya malından yeğdir. Dertsiz dua soğuktur. Dertli dua gönülden, aşktan gelir. Sabır; sıkıntıların anahtarıdır.


La - Tahzen / Üzülme

Allah bizimle beraberdir.


Bunu okuduğumda o kadar rahatladım ki... Rabbimizin rahmetini, merhametini hissetmek kadar güzel ne olabilir ki dünyada? Ve O'nun sevgisini kazanmaktan daha yüce bir amaç var mıdır?

Son nefesimizi O'nun razı olduğu ve sevdiği kullar olduğumuzu bilerek verebilmek duasıyla... En Emin'e, en Rahman'a emanet olun...


deniz

Ey Rabbimiz!


Ey Rabbimiz, bize O'nun âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olmasının anlamını ve değerini anlamayı nasip et. O'nun tükenmez rahmetinden, şefkatinden ve merhametinden nasibdar eyle. O'nu tüm manevi yaralarımıza merhem yap, kırık kalplerimize teselli yap, sıkıntıdan boğulmuş kalplerimizin rahatlatıcısı yap. O'nun güzellik, muhabbet, merhamet ve şefkat ihtiyaçlarımızı gidermesini nasip et. O'nun "Ya Rab, Seni gerek Seni." duasının bir parçası yap. O'nun "Ya Rab, beni fakir olarak öldür ve fakir olarak haşret." duasının bir parçası yap. O'nun fıtratını ve saf tevazu hazinesini hissettir. O'nun muhabbetinden ve Sana olan hayranlığından hissedar eyle. O'nun Sana olan samimiyetinden nasibdar eyle.
AMİN.

3 Mart 2009 Salı

Suyun Hikayesi


Gelin suyun hikâyesine kulak verelim. Suyun sesinden kendi hakikatimizi seyredelim.
Bir su damlasıydık, insan olduk. Varlığımıza toprak gibi katılan suyu dinleyelim!
Berrak bir ayna olup âlemi içine alacak bir görüş olmak istiyorsak, suyu dinleyelim!
Kurumuş, kokuşmuş ruhlara can sunmak istiyorsak, suyu dinleyelim!
Gelin Mevlânâ’nın sesinden, suyun sadâsını dinleyelim! Onun mâcerasıyla yüce gönüllülerin sırrına erelim:

“Su yeryüzünü gezer dolaşır. Kirleri temizler, muhtaçları ve yetimleri besler, susuzluktan kuruyup kalmış olan susuzlara hayat bahşeder.
Lâkin arılığı-duruluğu kalmayıp, kirlenip bulanınca su da yeryüzünde kirlendiği için şaşırıp kalır. İçten içe feryada başlar:

«-Ya Rabbi!» der. «Sen, bana ne verdinse, onların hepsini dağıttım. Hepsini verdim. Şimdi ben yoksul kaldım. Sermâyemi, elimde bulunan her şeyi temize de döktüm, pise de! Ey sermâye veren padişah!.. Bana daha da fazlasını ihsân et!»
Bu feryatlar üzerine Cenâb-ı Hak, güneşe der ki:
«-Çabuk, onu harâretinle göklere yükselt!» Buluta da:
«-Onu hırpalamadan hoş bir yere götür!..» diye ferman buyurur. Suyu çeşit çeşit yollara sürer. Onu göklerde temizledikten sonra, bazen yağmur, bazen kar, bazen de dolu hâlinde yeryüzüne yağdırır. Sonunda onu, kıyısı olmayan sınırsız denize ulaştırır. Artık damla, yok olmaktan kurtulmuş, katre iken umman olmuştur.
Suların semâda temizlendiği gibi sen de Cenâb-ı Hakk’a yaklaşarak kendini bütün kirlerden arıt. Böylece sen de yağmur gibi ol, bereket ve rahmet saç!”

Hak dostları da, semâda temizlenip berraklaşan su misâli, kalp ve nefis temizliğiyle arı duru hâle gelmişlerdir. Bu derinlikte Allâh’a yakınlaşarak O’nun cemâl tecellîlerinin altında, parlak bir yıldız misâli, kararan dünyamıza ışık saçmışlardır. Onların mânâya uzanan tefekkür nazarlarında, kâinatın sırları dile gelmiştir.

İşte, suyun mâcerasının dile gelişi gibi…

Mevlânâ Hazretleri, su ile insan arasında benzerlik kuruyor. Kirlense de, suyun aslının temiz oluşuna dikkat çekiyor. Tüm Hak dostları, asırlardır, Mevlânâ Hazretleri gibi insanlığı kendi hakikatine çağırıyorlar. Ki böylece insan, kendindeki güzellikleri görüp, o güzelliğe doğru seyr ü sefere çıkacak, o seyr ü sefer de insanlığın kurtuluşuna giden bir yol olacak!... Hak dostları, “Ey insan, sen büyük bir kıymetin sahibisin, o cevheri çamura atmak olmaz!..” deyip, bataklığa düşenlere ellerini uzatırlar. Merhamet olurlar, aşkla kanatlanan bir merhamet… Bedenleri ölse de zaman ötesine kanat çırpan bu merhametle kâfir-mücrim ayırt etmeksizin ümit pınarı olup yüzyıllarca çağıldarlar. İnsanlığı kirlerinden arındırırlar.

(Alıntı)