28 Şubat 2009 Cumartesi

NUH NEBİ'DEN BİR KISSA

Nuh Peygamber zamanında insan ömrü 950 yıl civarında imiş. Bir gün Nuh Nebi ashabıyla sohbet ederken onlara "Ahir zamanda evlatlarımızın ömürleri pek kısa olacak!" demiş. O sırada ashabından biri atılmış:
- Ne kadar kısa olacak ey Allah'ın elçisi!
- Kısa olacak işte, pek kısa.
- Ne kadar ya Rasulallah?
- Hemen şöyle 80-90 yıl kadar.
- O kadar mı kısa olacak ey nebi!?..
- İşte o kadar kısa olacak.
Bu sırada köşede konuşulanları dinleyen birisi sormuş:
- Ya Nuh!. Onlar yeryüzünde ev falan da yapacaklar mı?!..


Bu kıssadan çok etkilenmiştim ilk okuduğumda. Hala da öyle. Ne kadar bağlıyız dünyaya!Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz. Halbuki o kadar ölüm var ki etrafımızda. O kadar ibret alınacak olay var ki. Ama hepimiz "Bu bizim başımıza gelmez." mantığıyla düşünüyoruz. Başa geldiğinde de dehşete kapılıyoruz.
Ölüm düşüncesi her daim insanın aklında olmalı ki kendini ölüme hazırlasın, bu fani dünyaya bağlanıp kalmasın. Hırslarının, tutkularının kısacası nefsinin esiri olmasın.
İnşallah bu dünyadaki kulluk vazifemizi yapmış olarak kavuşuruz Rabbimize. İnşallah gülerek gideriz ölüme.

27 Şubat 2009 Cuma

Diyor ki Fuzûlî:

Bir âşık varmış vaktiyle; muma benzeyen bir âşık... Mum gibi yalnız, mumleyin başında bir ateş. Yanar yakılırmış geceler boyu ve gönül ateşiyle aydınlatmaya çalışırmış hicranın ve hasretin karanlıklarını. Hiç uyumaz, dilinde sevgili adı, göz kapıda, beklermiş durmadan... Gecelerden bir gece, belki bir vuslat gecesi olur da sevgili geliverir diye umutlanır, bu umutla tıpkı mum gibi can ipinden inciler döker ve eteklerinde biriktirirmiş yığın yığın... Ta ki sevgili geldiğinde hazırlıksız yakalanmış olmasın ve yüz görümlüğü olarak ayağına saçacağı incileri bulunsun...

Gül yüzüne bakacak yüz ver bize Taala!... Vuslat için aşk ver bize Allah'ım!
(İskender PALA)


Cumanız hayırlı olsun...

25 Şubat 2009 Çarşamba

KÖYLÜ VE PADİŞAH

Yıldırım Bâyezîd köyleri dolaşıyordu. Köyün birinde çok yaşlı bir adama rastladı. Bu köylü, bahçesine incecik incecik meyve fidanları dikiyordu. Yıldırım Bâyezîd yaşlı köylüye takılmak istedi:

“Baba!” dedi, “Bu fidanlar ne zaman büyüyüp de meyve verecek? Bu meyvelerden yemek sana nasîb olacak mı dersin?”
Köylü: “Hiç sanmıyorum” dedi. “Öyleyse niye kendini yorup duruyorsun?”
Köylü: “Biz atalarımızın diktiği ağaçların yemişini yemiyor muyuz? Torunlarımız da bizim diktiklerimizden yesinler.”
“Âferîn!” dedi padişah ve köylüye bir kese altın verdi.

Köylünün: “Bak sultanım! Gördün mü? Bizim fidanlarımız şimdiden yemiş verdi!” cevabı Yıldırım Bâyezîd’in çok hoşuna gitti. Köylünün sırtını sıvazlayarak bir kese altın daha verdi.
Köylü: “Fidanlar bir senede iki kere de veriyormuş sultanım!” demekten kendini alamadı.

MİSVAK’IN FAYDALARI

- Resûlullâh’ın (asm) mühim bir sünneti yerine gelmiş olur.
- Allah’ın rızâsına vesîledir.
- Ağız temizliğini sağlar.
- Dişleri parlatır, diş çürümelerini ve diş taşlarını önler.
- Diş etlerini kuvvetlendirir, ağız kokusunu giderir.
- Zekâyı artırır.
- Sesi güzelleştirir, konuşmayı kolaylaştırır.
- Göze kuvvet verir.
- Son nefeste kelime-i şehâdeti hatırlattırır.
- İhtiyârlığı geciktirir.
- Mideyi takviye edip, mide hastalıklarını önler.
- Hazmın kolaylaşmasını sağlar.
- Sevabı artırarak ömrü bereketli kılar.

BİR DUÂ


Rabbimiz! İlmimizi ve anlamamızı artır. Bizi sâlih kimselerin arasına kat. Yâ İlâhenâ! Hatalarımızı, câhilliklerimizi, işlerimizdeki israfımızı ve bizden daha iyi bildiğin kusurlarımızı af ve mağfiret eyle.Amin


İŞİ EHLİNE VERMEK LÂZIM!

Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri zamanında İstanbul’da vebâ salgını oldu. Her gün pek çok insan vebâdan ölüyordu. Her evi üzüntüye boğan bu âfet karşısında halk toplanıp Hüdâyî Hazretlerine başvurdular. Salgından kurtulmak için duâ talep ettiler. Fakat Hüdâyî Hazretleri “Bu gibi hususlara karışmak bize câiz değildir!” buyurduysa da halk duâ için ısrar etti. Onların bu ısrarına dayanamayan o mübârek zat dedi ki: “Karacaahmet Mezarlığı’na gidin, bir servi ağacının gölgesinde sâdece altında hasırı bulunan yaşlı bir kimse oturur. İsmine ‘Hasırpûş Dede’ derler. Onu bulup derdinizi anlatın. Şâyet reddederse, bizim gönderdiğimizi söyleyin!”

Halk sevinç içinde Karacaahmet Mezarlığı’na gitti. Hasırpûş Dede’yi bulup durumu anlattılar. Dede önce kabûl etmedi. Azîz Mahmud Hüdâyî’nin gönderdiğini öğrenince derhâl ayağa kalkarak ellerini açtı ve duâ etti. O günden sonra İstanbul’da vebâ salgınından ölen olmadı.

Allah dostları kendi başlarına, arzularıyla hareket etmezler; murâd-ı İlâhîye tâbi‘dirler. Kendilerine tanınan ma‘nevî selâhiyeti müsâade olunan ölçülerde kullanırlar. Bu sebeble Azîz Mahmud Hüdâyî kendisinin yetkili ve me’zûn olmadığı umûmî bir musîbetin def‘i için duâya yanaşmamış, halkı bu hususlarda izinli olan bir başka büyük velîye, bir kutuba gönderip duâ etmesini ricâ etmiştir.

İKİ DİRHEM BİR ÇEKİRDEK

Giyim kuşamına özen göstermiş, şık ve süslü kıyafetleriyle dikkat çeken insanlar hakkında sık sık “iki dirhem bir çekirdek” sözü kullanılır. Bu yakıştırma, ağırlık ölçüsü olarak okkanın kullanıldığı eski devirlerden kalmadır. Belki biliyorsunuz, bir okka, bugünkü ölçülerle 1283 gram tutar. Okkanın dört yüzde birine, dirhem adı verilir. (Şimdiki gram ile aynı birim olduğunu sanarak gram diyecek yerde dirhem denilmesi hatalıdır.) Dirhem, daha ziyâde hassas terâziler için kullanılan bir ölçüdür. Ancak sarraflar, dirhemden daha hassas ölçümler için bir ağırlık birimi daha kullanırlar. Buna çekirdek denir ki toplam beş santigram karşılığıdır.
Eski devirlerin en kıymetli parası olan bir Osmanlı altını, toplam iki dirhem ve bir çekirdek ağırlığa sâhibdir. Bu durum da süslenmiş kimselere, iki dirhem bir çekirdek yakıştırmasın da bulunanlar, mecaz yoluyla onlara altın demiş olurlar ki pek zarif bir nüktedir.

Deyimlerin aslının ne olduğunu merak edenlere İskender Pala'nın İki Dirhem Bir Çekirdek kitabını öneriyorum. İçinde çok hoş deyim hikayeleri var. Keyifle okuyacağınızdan eminim.

HİNTLİLERİN FİL TARİFİ

Hintliler karanlık bir ahıra bir fil getirip halka göstermek istediler. Hayvanı görmek için o kapkaranlık yere bir hayli adam toplandı. Fakat ahır o kadar karanlıktı ki gözle görmenin imkânı yoktu. O göz gözü görmeyecek kadar karanlık yerde file ellerini sürmeye başladılar.
Birisi elini hortumuna geçirdi, "Fil bir oluğa benzer" dedi.
Başka birinin eline kulağı geçti, "Fil yelpazeye benziyor" dedi.
Bir başkası da sırtını ellemişti, "Fil bir taht gibidir" dedi.
Herkes neresini elledi, nasıl sandıysa, fili ona göre anlatmaya başladı. Onların sözleri, algılamaları yüzünden birbirine aykırı oldu.
Birisi dal dedi, diğeri elif.
Herkesin elinde bir mum olsaydı sözlerindeki aykırılık kalmazdı.

(Mesnevi'den)

HAZRETİ SÜLEYMAN VE KARINCA

Hazreti Süleyman Aleyhisselâm, bir karıncaya bir sene boyunca ne yiyeceğini sormuştu. Karınca,
- Bir buğday yerim, diye cevap verdi.
O da denemek için bir karıncayı bir kutuya koydu ve kutunun içine de bir tane buğday attı. Bir sene sonra kutuyu açıp baktığında karıncanın, buğdayın sadece yarısını yediğini gördü. Hazreti Süleyman karıncaya,
- Sen, senede bir buğday yemez miydin, diye sorunca karınca şöyle cevap verdi:
-Ya Süleyman! O, rızkımı, her rızkı bol ve cömertçe veren Yüce Allah verirken öyle idi. Ama rızık senin vasıtanla gelince senin ileride ne yapacağını bilemedim. Ya beni unutursan ki sen unutabilirsin. Ama Rabb'im, yarattıklarından hiç kimseyi asla unutmaz. İşte onun için tedbirli davrandım.

(Alıntı "Gencin Yol Rehberi")

PABUCU DAMA ATILMAK

Osmanlı Ahi teşkilatını duymuşsunuzdur. Şimdiki esnaf ve sanatkârlar derneği gibi o zamanın esnaf örgütüdür. İşte Ahiler ayıplı mal satan esnafın pabucunu cümle âlem görsün ve bilsin diye dama atarmış. O pabuç belli bir süre esnafın damında kalır ve esnaf bu şekilde teşhir edilirmiş.

TEBESSÜM

Mevlana Hazretleri, talebelerininbiriyle yürürken, yol kenarında birkaç köpeğin sarmaş dolaş uyuduklarını görürler.
Yanındaki talebesi:
"Güzel bir kardeşlik örneği" der. "Keşke insanlar da bundan ibret alsa."
Mevlana, tebessüm ederek karşılık verir:
"Aralarına bir kemik atıver de, gör kardeşliklerini."

Kimin dost kimin düşman olduğu anlaşılmıyor, hele de bu devirde. Kendinize en yakın gördüğünüz insan gün geliyor azılı düşmanınız oluyor.
İnsanlara denemeden güvenmemek lazım. Allah iyilerle karşılaştırsın.

TAKVÂ NE DEMEK?

Ebû Hureyre (ra), takvânın ne olduğunu soranlara:

- Siz hiç dikenli yoldan geçtiniz mi? dedi. Onlar da:
- Evet geçtik, dediler. Bunun üzerine:
- O halde oradan geçerken ne yaptınız?, diye sordu. Onlar:
- Dikenlerden sakındık, dediler.
- İşte takvâ da günah ve hatalardan sakınmaktır, cevabını verdi.
Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir
Müptelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat?...

(Şeb-i yeldâyı yani yılın en uzun gecesinin uzunluğunu, kaç saat sürdüğünü vakit veya yıldız ilmiyle uğraşanlara değil; derdi, kederi olana sor.)